VATANDAŞ KREDİ
BATAKLIĞINA SÜRÜKLENİYOR: FAİZ MERKEZLİ SİSTEM ALARM VERİYOR
Aylardır dile getirdiğimiz bir
gerçek bugün artık bütün yönleriyle karşımızdadır: Bankalar tarafından
vatandaşlara gelirlerinin çok üzerinde verilen kredi ve kart limitleri, toplumu
hızla borç sarmalına sürüklemektedir.
Türkiye Bankalar Birliği Risk
Merkezi’nin Ağustos 2025 verileri, tehlikenin boyutlarını açıkça ortaya
koymaktadır.
Son bir yılda bireysel kredi
borçları %48 artarak 5 trilyon 173 milyar liraya yaklaşmıştır. Bireysel kredi
kullanan kişi sayısı 1 milyon 800 bin artışla 42 milyon 800 bine ulaşmış,
neredeyse her iki vatandaştan biri finans kuruluşlarına borçlanır hale gelmiştir.
Kişi başına düşen ortalama borç
miktarı ise 120 bin lirayı aşmıştır.
Yüksek enflasyon, düşük alım gücü
ve yetersiz gelir artışları, vatandaşları geçinmek için kredi kartı ve kredili
mevduat hesaplarına yöneltmektedir. Ancak gelir düzeyinin çok üzerinde
tanımlanan limitler, ödeme günlerinde asgari tutarları dahi ödeyemeyen
milyonlarca vatandaşı yüksek faiz sarmalına hapsetmiştir.
Bu durum, toplumun geniş
kesimlerini, öğrenciden emekliye, memurdan işçiye kadar finans kurumlarının
adeta gönüllü kölesi haline getirmiştir.
Ekonominin temelini oluşturan
üretim, emek ve adalet ilkeleri yerine, faiz merkezli bir finans düzeninin
hâkim kılınması; sadece bireyleri değil, aynı zamanda özel sektörü ve mali
sistemi de ciddi risklerle karşı karşıya bırakmaktadır.
Bu vesileyle bir kez daha
vurguluyoruz:
Bu finansal düzen sürdürülebilir
değildir. Vatandaşın üzerindeki faiz yükü silinmeli, borç yapılandırmaları
gelir düzeyleriyle orantılı şekilde yeniden düzenlenmelidir.
Finans kurumlarının keyfi kredi
politikaları denetim altına alınmalı, faize değil üretime dayalı bir ekonomik
düzen yeniden inşa edilmelidir.
Adil bir ekonomik sistemin
temeli, insanı borçla değil, üretimle güçlendiren bir yapıdır.
HÜDA PAR, bu adalet merkezli
ekonomik anlayışın savunucusu olmaya devam edecektir.
KÜRESEL SAPKIN AKIMLARA KARŞI AİLE KURUMU VE GENÇLİK KORUNMALI
Bugün doğrudan ailemizi ve
gençliğimizi hedef alan sapkın akımlar, ifsat edici ideolojiler ve faaliyetler;
toplumumuzun temel değerlerini aşındırarak ahlak ve maneviyat gibi en önemli
dinamiklerimizi tahrip etmektedir. Bu durum, toplumun geleceğini şekillendiren
en güçlü bağları zayıflatmakta, toplumsal yapıyı temelinden sarsmaktadır.
Gerek dijital medya aracılığıyla
gerekse küresel kültür mühendisliğiyle yayılan sapkın akımlar, zinanın
kolaylaşması, mahremiyetin yok sayılması ve kamuya açık alanlarda dahi edep
sınırlarının ortadan kalkmasıyla aile yapısını ve fıtratı ifsat etmektedir. Bu
tür akımlar, özgürlük söylemleriyle genç nesil arasında yayılmakta; özellikle
kimlik bunalımı yaşayan, aile bağları zayıf ve yönlendirmeye açık gençleri
kolayca etkisi altına almaktadır. Böylece gençler, kendi toplumuna, ailesine ve
değerlerine yabancılaşmaktadır.
Daha da endişe verici olan ise bu
tür sapkın girişimlerin, bazı siyasetçiler ve sosyal medya fenomenleri eliyle
desteklenmesi ve "meşrulaştırılmak" istenmesidir.
Kadınların rolünü çarpıtan
ideolojik yaklaşımlar, evliliğe bakışı değiştirmekte; toplumsal rolleri bir
kargaşaya sürüklemektedir. Son yıllarda evlenme oranları düşerken, boşanmalar
ciddi biçimde artmaktadır. Örneğin, 2024’te Türkiye’de 187.343 çift boşandı. Bu
durum, defaatle dile getirdiğimiz üzere, aile kurumunun ciddi bir tehdit
altında olduğunu göstermektedir. Aileyi
ve gençliği korumak, yalnızca bugünü değil, geleceği de güvence altına
almaktır.
Bu nedenle, aile kurumunu tehdit
eden her türlü sapkın akım ve faaliyetle daha etkin bir şekilde mücadele
edilmelidir.
Bu bağlamda: aile kurumunun
korunması, ahlaki yozlaşmanın önlenmesi, sapkınlık propagandasının suç
sayılması, kamu düzeni ve genel ahlakın muhafazası amacıyla hazırlayıp Meclis’e
sunduğumuz kanun teklifi bir an önce görüşülerek yasalaştırılmalıdır.
Biz diyoruz ki; aile korunmadan
toplum korunamaz, gençlik korunmadan gelecek inşa edilemez.
DİJİTAL BAĞIMLILIKLA MÜCADELE
İletişim teknolojilerinin hızla
gelişmesi ve sosyal medyanın hayatın her alanına girmesi, toplumumuzda sosyal,
psikolojik ve ahlakî açıdan ciddi sorunlara yol açmaktadır. Sosyal medya,
başlangıçta iletişimi kolaylaştırmak amacıyla ortaya çıkmış olsa da bugün
insanları yalnızlaştıran ve manevi değerleri aşındıran bir araç haline
gelmiştir.
Dijital medyanın kontrolsüz
kullanımı, özellikle genç nesillerde dikkat dağınıklığı, zaman yönetiminde
zorluk, üretkenliğin azalması, mahremiyetin zedelenmesi ve manevi boşluk gibi
sonuçlar doğurmaktadır. Aile içi iletişim zayıflamakta, aynı ortamda bulunsalar
dahi insanlar birbirinden kopuk hale gelmektedir. Bu durum, genç nesillerde
çeşitli travmalara ve kimlik bunalımına zemin hazırlamaktadır.
Bu tahribatın önüne geçmek için
toplumsal bir seferberlik çağrısında bulunuyoruz.
Aileler, çocuklarının dijital
alışkanlıklarını ve ekran sürelerini denetlemeli, onlara örnek olmalı ve ev
ortamında “teknolojisiz zamanlar” oluşturmalıdır.
Eğitim kurumları, dijital
farkındalık ve medya okuryazarlığı derslerini teknolojik yeniliklere uygun
olarak daha etkili şekilde işlemelidir.
Sivil toplum kuruluşları,
bilinçlendirme ve rehberlik çalışmalarına öncülük etmeli, bu kapsamda “Dijital
Denge” kampanyaları ve atölyeler düzenlenmelidir.
Devlet, dijital bağımlılıkla
mücadeleyi öncelikli bir politika haline getirerek, sosyal medya platformlarını
denetlemeli ve bağımlılıkla mücadele merkezlerini daha işlevsel hale
getirmelidir.
Dijital çağın imkânlarının
insanımızı esir almasına müsaade edilmemelidir. Teknolojinin imkânlarından
faydalanırken insanın fıtratını, ailesini ve manevi değerlerini koruyacak
bilinçli, ahlak temelli ve değer odaklı bir dijital kültürün inşası için tüm
kesimleri iş birliğine davet ediyoruz.
CUMA NAMAZI SAATİ
İbadet hürriyeti Anayasanın
24. maddesinde teminat altına alınmasına
rağmen yasal düzenleme olmadığı için uygulamada birçok sorun ve belirsizlik
yaşanmaktadır.
İbadetini özgürce eda etmek
isteyen kamu ve özel sektör çalışanlarına kolaylık sağlanması devletin en başta
gelen görevlerindendir. İbadet hürriyetinin önündeki engellerin kaldırılması ve
ibadetlerin rahatça yapılabilmesi için devlet her türlü imkân ve ortamı
hazırlamak zorundadır.
Cuma namazının çalışma saatlerine
denk geldiği zamanlarda çalışanlar, Cuma namazını eda etmede kimi zaman
sıkıntılarla karşılaşmaktadır.
657 sayılı Devlet Memurları
Kanunu ile 4857 sayılı İş Kanunu’nda idareye tanınan tasarruf yetkisi, çalışanların
ara dinlenmelerinin Cuma namazı saatine uygun şekilde düzenlenebilmesine imkân tanısa
da uygulamada bu konuda pek çok engel ve aksaklık hâlâ devam etmektedir.
Hem çalışanların hem de okul
okuyan öğrencilerin dini bir vecibe olan Cuma namazını kolaylıkla eda etmeleri gerekir. İbadetlerini eda etmelerine
imkân tanıyacak yasal bir düzenlemenin yapılması zaruridir.
Nitekim İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğünün
inanç hürriyeti ve ibadetlerin serbestçe yapılması konusunda İlçe Milli Eğitim
Müdürlüklerine gönderdiği yazısı da söylediklerimizi teyit etmektedir.
Cuma namazı saatinin, idari
tasarruflarla geçiştirilmesi sorunu çözmeyecektir. Kamuoyunun beklentisi bu
konuda bir an önce bir yasal düzenlemenin yapılmasıdır.
Bu bağlamda; 27 Haziran 2025’te Meclis
Başkanlığına sunduğumuz ve halen daha gündeme alınmayıp alt komisyonda
bekletilmekte olan; Cuma namazı saatinde çalışanların izinli sayılması
hakkındaki kanun teklifimiz bir an önce gündeme alınarak yasalaştırılmalıdır.
AFGANİSTAN-PAKİSTAN
GERİLİMİ
Afganistan ile Pakistan arasında yaşanan çatışmalar,
tarihsel bağlara, ortak inanca, kültürel yakınlığa ve komşuluk ilişkilerine
zarar vermektedir. Aynı coğrafyayı ve aynı inancı paylaşan halkların çatışması,
geçmişte olduğu gibi bugün de halklara yalnızca acı, göç ve istikrarsızlık
getirmektedir. Bu nedenle var olan anlaşmazlıkların askeri yöntemlerle değil,
diplomatik yollarla çözülmesi gerekmektedir. Bu kapsamda Türkiye ve Katar’ın
yürüttüğü diplomatik girişimler neticesinde tarafların ateşkes ve kalıcı barış
mekanizmaları üzerinde uzlaşmaya varması, iki komşu ülkenin ilişkileri ve
bölgesel istikrar açısından değerli ve önemli bir gelişmedir.
Afganistan ve Pakistan arasındaki sorunların kökeni,
çözülmemiş sınır ihtilafları, karşılıklı güvensizlik ve zaman zaman üçüncü
tarafların müdahaleleriyle derinleşen jeopolitik çıkar çatışmalarına
dayanmaktadır. Oysa uzun vadeli güvenlik ve refah, dış aktörlerle yapılan
geçici ittifaklardan değil, komşu ülkeler arasında kurulacak yapıcı, kapsayıcı
ve karşılıklı güvene dayalı işbirliği mekanizmaları ile mümkündür. Bu nedenle
yakın geçmişte ülkesini Batı işgalinden kurtaran Afganistan ve Hindistan’la
çatışmadan çıkan Pakistan’ın, bu tarihi dönemeçleri stratejik bir yakınlaşma
fırsatına dönüştürmesi gerekir.
SİYONİSTLERİN
ATEŞKES İHLALLERİ
13 Ekim’de en az 20 ülkenin katılımıyla
Mısır’da düzenlenen Gazze Zirvesi’nin ardından Hamas, varılan anlaşmanın
gereklerini yerine getirdi. Buna karşılık, siyonist terör rejiminin refah sınır
kapısından geçecek insani yardımları kısıtlaması, ateşkese rağmen sivillere
yönelik saldırılarını sürdürmesi ve “esir cesedi” bahanesiyle yeniden savaşa
dönme sinyalleri vermesi kaygı vericidir. Bu tutum, siyonistlerin çatışmayı
sürdürme niyetini açıkça ortaya koymaktadır.
Zirvede hazır bulunan 20’den fazla
ülkeye rağmen, anlaşmanın denetimi âdeta tek taraflı olarak Trump’ın eline
verilmiş, soykırımın finansörü Trump da Gazze’ye yönelik tehditkâr
açıklamalarda bulunarak süreci sabote etmektedir. Hamas, ateşkesten önce yaptığı
açıklamalarda tüm esir cesetlerine ulaşamayabileceklerini ifade etmişti. Buna
rağmen bugün bu gerçeklik göz ardı edilerek işgal rejiminin yaptığı saldırılar
planlı bir provokasyonun göstergesidir.
Anlaşmaya imza atan ve sürecin
garantörleri konumunda olan Türkiye, Katar ve Mısır’ın bu açık ihlaller
karşısında güçlü ve caydırıcı bir tepki vermesi gerekir.
Ateşkesin sürekli olarak tek taraflı
ihlal edilmesi karşısında, arabulucu ülkelerin sadece diplomatik açıklamalarla
yetinmesi yetersizdir. Gerekirse bölgeye askeri caydırıcılık içeren unsurlar da
dâhil olmak üzere, siyonist terör rejiminin saldırganlığını durduracak daha net
ve sert müdahale seçenekleri gündeme alınmalıdır.
ANADİL
HAKKI VE EŞİT VATANDAŞLIK
TBMM Başkanı Sayın Numan
Kurtulmuş’un, Genel Başkanımızın da katılımıyla gerçekleştirdiği Diyarbakır
ziyareti kapsamında, başta anadil meselesi olmak üzere, dile getirilen mesajlar
önemlidir.
Meclis Başkanının konuşmasında
Kürtçe ifadeler kullanması ve bu ifadelerin TBMM’nin resmî sosyal medya
hesaplarından paylaşılmasına gösterilen tepkiler ise son derece yakışıksız ve
kabul edilemezdir. Kürtçeye karşı sergilenen bu tahammülsüzlük, Türkiye’nin
birlik ve beraberliğini güçlendirmek hedefiyle bağdaşmaz.
Bugüne kadar TBMM’nin resmî
hesaplarından yabancı dillerde yapılan açıklamalara hiçbir tepki
gösterilmezken, halkımızın önemli bir kesiminin anadili olan Kürtçeye karşı
gösterilen bu tahammülsüzlük, açık bir şekilde Kürtçe ve Kürt düşmanlığından
beslenmektedir.
Bu yaklaşım, Kürtlerin varlığını
yok sayan, dilini inkâr eden tek tipçi anlayışın tipik bir yansımasıdır. Ne
yazık ki bu anlayış, hâlen darbe ürünü olan 1982 Anayasası’nda da kendini
göstermektedir.
Hiçbir ön şarta bağlanmadan ve
hiçbir pazarlığa konu edilmeden artık Türkçe dışındaki anadillerin kullanımı
önündeki tüm yasal ve fiilî engeller kaldırılmalıdır. Eğitimden kamu
hizmetlerine kadar her alanda, vatandaşların anadillerini özgürce kullanabilmelerinin
önü açılmalıdır.
Öte yandan, 10 Ekim 2025’te Resmî
Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren yönetmelik değişikliğine dair
Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan Türk
soylu toplulukların artık Türkiye’de yabancı sayılmaması ve kamu ile özel sektörde
çalışabilmeleri hususunda pozitif ayrımcılık öngörülmesi; ancak buna karşın
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan Kürt soylu topluluklara aynı hakların
tanınmaması ciddi bir eksikliktir.
Kürtler, Müslüman Türk
kardeşleriyle birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin iki asli kurucu unsurundan
biridir. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan Kürt soylu
toplulukların da Türkiye Cumhuriyeti’nin soydaş halkları arasında kabul
edilmesi ve aynı hukuki haklardan yararlanması gerekir.
Bu bağlamda, Anayasa’daki
vatandaşlık tanımı da eşit vatandaşlık ilkesi temelinde daha kapsayıcı, adil ve
toplumun tüm kesimlerini kuşatacak biçimde yeniden ele alınmalıdır.
