Haftalık Gündem Değerlendirmemiz-20 Ekim 2025

VATANDAŞ KREDİ BATAKLIĞINA SÜRÜKLENİYOR: FAİZ MERKEZLİ SİSTEM ALARM VERİYOR

Aylardır dile getirdiğimiz bir gerçek bugün artık bütün yönleriyle karşımızdadır: Bankalar tarafından vatandaşlara gelirlerinin çok üzerinde verilen kredi ve kart limitleri, toplumu hızla borç sarmalına sürüklemektedir.

Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi’nin Ağustos 2025 verileri, tehlikenin boyutlarını açıkça ortaya koymaktadır.

Son bir yılda bireysel kredi borçları %48 artarak 5 trilyon 173 milyar liraya yaklaşmıştır. Bireysel kredi kullanan kişi sayısı 1 milyon 800 bin artışla 42 milyon 800 bine ulaşmış, neredeyse her iki vatandaştan biri finans kuruluşlarına borçlanır hale gelmiştir.

Kişi başına düşen ortalama borç miktarı ise 120 bin lirayı aşmıştır.

Yüksek enflasyon, düşük alım gücü ve yetersiz gelir artışları, vatandaşları geçinmek için kredi kartı ve kredili mevduat hesaplarına yöneltmektedir. Ancak gelir düzeyinin çok üzerinde tanımlanan limitler, ödeme günlerinde asgari tutarları dahi ödeyemeyen milyonlarca vatandaşı yüksek faiz sarmalına hapsetmiştir.

Bu durum, toplumun geniş kesimlerini, öğrenciden emekliye, memurdan işçiye kadar finans kurumlarının adeta gönüllü kölesi haline getirmiştir.

Ekonominin temelini oluşturan üretim, emek ve adalet ilkeleri yerine, faiz merkezli bir finans düzeninin hâkim kılınması; sadece bireyleri değil, aynı zamanda özel sektörü ve mali sistemi de ciddi risklerle karşı karşıya bırakmaktadır.

Bu vesileyle bir kez daha vurguluyoruz:

Bu finansal düzen sürdürülebilir değildir. Vatandaşın üzerindeki faiz yükü silinmeli, borç yapılandırmaları gelir düzeyleriyle orantılı şekilde yeniden düzenlenmelidir.

Finans kurumlarının keyfi kredi politikaları denetim altına alınmalı, faize değil üretime dayalı bir ekonomik düzen yeniden inşa edilmelidir.

Adil bir ekonomik sistemin temeli, insanı borçla değil, üretimle güçlendiren bir yapıdır.

HÜDA PAR, bu adalet merkezli ekonomik anlayışın savunucusu olmaya devam edecektir.

 

KÜRESEL SAPKIN AKIMLARA KARŞI AİLE KURUMU VE GENÇLİK KORUNMALI

Bugün doğrudan ailemizi ve gençliğimizi hedef alan sapkın akımlar, ifsat edici ideolojiler ve faaliyetler; toplumumuzun temel değerlerini aşındırarak ahlak ve maneviyat gibi en önemli dinamiklerimizi tahrip etmektedir. Bu durum, toplumun geleceğini şekillendiren en güçlü bağları zayıflatmakta, toplumsal yapıyı temelinden sarsmaktadır.

Gerek dijital medya aracılığıyla gerekse küresel kültür mühendisliğiyle yayılan sapkın akımlar, zinanın kolaylaşması, mahremiyetin yok sayılması ve kamuya açık alanlarda dahi edep sınırlarının ortadan kalkmasıyla aile yapısını ve fıtratı ifsat etmektedir. Bu tür akımlar, özgürlük söylemleriyle genç nesil arasında yayılmakta; özellikle kimlik bunalımı yaşayan, aile bağları zayıf ve yönlendirmeye açık gençleri kolayca etkisi altına almaktadır. Böylece gençler, kendi toplumuna, ailesine ve değerlerine yabancılaşmaktadır.

Daha da endişe verici olan ise bu tür sapkın girişimlerin, bazı siyasetçiler ve sosyal medya fenomenleri eliyle desteklenmesi ve "meşrulaştırılmak" istenmesidir.

Kadınların rolünü çarpıtan ideolojik yaklaşımlar, evliliğe bakışı değiştirmekte; toplumsal rolleri bir kargaşaya sürüklemektedir. Son yıllarda evlenme oranları düşerken, boşanmalar ciddi biçimde artmaktadır. Örneğin, 2024’te Türkiye’de 187.343 çift boşandı. Bu durum, defaatle dile getirdiğimiz üzere, aile kurumunun ciddi bir tehdit altında olduğunu göstermektedir.  Aileyi ve gençliği korumak, yalnızca bugünü değil, geleceği de güvence altına almaktır.

Bu nedenle, aile kurumunu tehdit eden her türlü sapkın akım ve faaliyetle daha etkin bir şekilde mücadele edilmelidir.

Bu bağlamda: aile kurumunun korunması, ahlaki yozlaşmanın önlenmesi, sapkınlık propagandasının suç sayılması, kamu düzeni ve genel ahlakın muhafazası amacıyla hazırlayıp Meclis’e sunduğumuz kanun teklifi bir an önce görüşülerek yasalaştırılmalıdır.

Biz diyoruz ki; aile korunmadan toplum korunamaz, gençlik korunmadan gelecek inşa edilemez.

 

DİJİTAL BAĞIMLILIKLA MÜCADELE

İletişim teknolojilerinin hızla gelişmesi ve sosyal medyanın hayatın her alanına girmesi, toplumumuzda sosyal, psikolojik ve ahlakî açıdan ciddi sorunlara yol açmaktadır. Sosyal medya, başlangıçta iletişimi kolaylaştırmak amacıyla ortaya çıkmış olsa da bugün insanları yalnızlaştıran ve manevi değerleri aşındıran bir araç haline gelmiştir.

Dijital medyanın kontrolsüz kullanımı, özellikle genç nesillerde dikkat dağınıklığı, zaman yönetiminde zorluk, üretkenliğin azalması, mahremiyetin zedelenmesi ve manevi boşluk gibi sonuçlar doğurmaktadır. Aile içi iletişim zayıflamakta, aynı ortamda bulunsalar dahi insanlar birbirinden kopuk hale gelmektedir. Bu durum, genç nesillerde çeşitli travmalara ve kimlik bunalımına zemin hazırlamaktadır.

Bu tahribatın önüne geçmek için toplumsal bir seferberlik çağrısında bulunuyoruz.

Aileler, çocuklarının dijital alışkanlıklarını ve ekran sürelerini denetlemeli, onlara örnek olmalı ve ev ortamında “teknolojisiz zamanlar” oluşturmalıdır.

Eğitim kurumları, dijital farkındalık ve medya okuryazarlığı derslerini teknolojik yeniliklere uygun olarak daha etkili şekilde işlemelidir.

Sivil toplum kuruluşları, bilinçlendirme ve rehberlik çalışmalarına öncülük etmeli, bu kapsamda “Dijital Denge” kampanyaları ve atölyeler düzenlenmelidir.

Devlet, dijital bağımlılıkla mücadeleyi öncelikli bir politika haline getirerek, sosyal medya platformlarını denetlemeli ve bağımlılıkla mücadele merkezlerini daha işlevsel hale getirmelidir.

Dijital çağın imkânlarının insanımızı esir almasına müsaade edilmemelidir. Teknolojinin imkânlarından faydalanırken insanın fıtratını, ailesini ve manevi değerlerini koruyacak bilinçli, ahlak temelli ve değer odaklı bir dijital kültürün inşası için tüm kesimleri iş birliğine davet ediyoruz.

 

CUMA NAMAZI SAATİ

İbadet hürriyeti Anayasanın 24.  maddesinde teminat altına alınmasına rağmen yasal düzenleme olmadığı için uygulamada birçok sorun ve belirsizlik yaşanmaktadır.

İbadetini özgürce eda etmek isteyen kamu ve özel sektör çalışanlarına kolaylık sağlanması devletin en başta gelen görevlerindendir. İbadet hürriyetinin önündeki engellerin kaldırılması ve ibadetlerin rahatça yapılabilmesi için devlet her türlü imkân ve ortamı hazırlamak zorundadır.

Cuma namazının çalışma saatlerine denk geldiği zamanlarda çalışanlar, Cuma namazını eda etmede kimi zaman sıkıntılarla karşılaşmaktadır.

657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ile 4857 sayılı İş Kanunu’nda idareye tanınan tasarruf yetkisi, çalışanların ara dinlenmelerinin Cuma namazı saatine uygun şekilde düzenlenebilmesine imkân tanısa da uygulamada bu konuda pek çok engel ve aksaklık hâlâ devam etmektedir.

Hem çalışanların hem de okul okuyan öğrencilerin dini bir vecibe olan Cuma namazını kolaylıkla eda etmeleri gerekir. İbadetlerini eda etmelerine imkân tanıyacak yasal bir düzenlemenin yapılması zaruridir.

Nitekim İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğünün inanç hürriyeti ve ibadetlerin serbestçe yapılması konusunda İlçe Milli Eğitim Müdürlüklerine gönderdiği yazısı da söylediklerimizi teyit etmektedir.

Cuma namazı saatinin, idari tasarruflarla geçiştirilmesi sorunu çözmeyecektir. Kamuoyunun beklentisi bu konuda bir an önce bir yasal düzenlemenin yapılmasıdır.

Bu bağlamda; 27 Haziran 2025’te Meclis Başkanlığına sunduğumuz ve halen daha gündeme alınmayıp alt komisyonda bekletilmekte olan; Cuma namazı saatinde çalışanların izinli sayılması hakkındaki kanun teklifimiz bir an önce gündeme alınarak yasalaştırılmalıdır.

 

AFGANİSTAN-PAKİSTAN GERİLİMİ

Afganistan ile Pakistan arasında yaşanan çatışmalar, tarihsel bağlara, ortak inanca, kültürel yakınlığa ve komşuluk ilişkilerine zarar vermektedir. Aynı coğrafyayı ve aynı inancı paylaşan halkların çatışması, geçmişte olduğu gibi bugün de halklara yalnızca acı, göç ve istikrarsızlık getirmektedir. Bu nedenle var olan anlaşmazlıkların askeri yöntemlerle değil, diplomatik yollarla çözülmesi gerekmektedir. Bu kapsamda Türkiye ve Katar’ın yürüttüğü diplomatik girişimler neticesinde tarafların ateşkes ve kalıcı barış mekanizmaları üzerinde uzlaşmaya varması, iki komşu ülkenin ilişkileri ve bölgesel istikrar açısından değerli ve önemli bir gelişmedir.

Afganistan ve Pakistan arasındaki sorunların kökeni, çözülmemiş sınır ihtilafları, karşılıklı güvensizlik ve zaman zaman üçüncü tarafların müdahaleleriyle derinleşen jeopolitik çıkar çatışmalarına dayanmaktadır. Oysa uzun vadeli güvenlik ve refah, dış aktörlerle yapılan geçici ittifaklardan değil, komşu ülkeler arasında kurulacak yapıcı, kapsayıcı ve karşılıklı güvene dayalı işbirliği mekanizmaları ile mümkündür. Bu nedenle yakın geçmişte ülkesini Batı işgalinden kurtaran Afganistan ve Hindistan’la çatışmadan çıkan Pakistan’ın, bu tarihi dönemeçleri stratejik bir yakınlaşma fırsatına dönüştürmesi gerekir.

SİYONİSTLERİN ATEŞKES İHLALLERİ

13 Ekim’de en az 20 ülkenin katılımıyla Mısır’da düzenlenen Gazze Zirvesi’nin ardından Hamas, varılan anlaşmanın gereklerini yerine getirdi. Buna karşılık, siyonist terör rejiminin refah sınır kapısından geçecek insani yardımları kısıtlaması, ateşkese rağmen sivillere yönelik saldırılarını sürdürmesi ve “esir cesedi” bahanesiyle yeniden savaşa dönme sinyalleri vermesi kaygı vericidir. Bu tutum, siyonistlerin çatışmayı sürdürme niyetini açıkça ortaya koymaktadır.

Zirvede hazır bulunan 20’den fazla ülkeye rağmen, anlaşmanın denetimi âdeta tek taraflı olarak Trump’ın eline verilmiş, soykırımın finansörü Trump da Gazze’ye yönelik tehditkâr açıklamalarda bulunarak süreci sabote etmektedir. Hamas, ateşkesten önce yaptığı açıklamalarda tüm esir cesetlerine ulaşamayabileceklerini ifade etmişti. Buna rağmen bugün bu gerçeklik göz ardı edilerek işgal rejiminin yaptığı saldırılar planlı bir provokasyonun göstergesidir.

Anlaşmaya imza atan ve sürecin garantörleri konumunda olan Türkiye, Katar ve Mısır’ın bu açık ihlaller karşısında güçlü ve caydırıcı bir tepki vermesi gerekir.

Ateşkesin sürekli olarak tek taraflı ihlal edilmesi karşısında, arabulucu ülkelerin sadece diplomatik açıklamalarla yetinmesi yetersizdir. Gerekirse bölgeye askeri caydırıcılık içeren unsurlar da dâhil olmak üzere, siyonist terör rejiminin saldırganlığını durduracak daha net ve sert müdahale seçenekleri gündeme alınmalıdır.

 

ANADİL HAKKI VE EŞİT VATANDAŞLIK

TBMM Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş’un, Genel Başkanımızın da katılımıyla gerçekleştirdiği Diyarbakır ziyareti kapsamında, başta anadil meselesi olmak üzere, dile getirilen mesajlar önemlidir.

Meclis Başkanının konuşmasında Kürtçe ifadeler kullanması ve bu ifadelerin TBMM’nin resmî sosyal medya hesaplarından paylaşılmasına gösterilen tepkiler ise son derece yakışıksız ve kabul edilemezdir. Kürtçeye karşı sergilenen bu tahammülsüzlük, Türkiye’nin birlik ve beraberliğini güçlendirmek hedefiyle bağdaşmaz.

Bugüne kadar TBMM’nin resmî hesaplarından yabancı dillerde yapılan açıklamalara hiçbir tepki gösterilmezken, halkımızın önemli bir kesiminin anadili olan Kürtçeye karşı gösterilen bu tahammülsüzlük, açık bir şekilde Kürtçe ve Kürt düşmanlığından beslenmektedir.

Bu yaklaşım, Kürtlerin varlığını yok sayan, dilini inkâr eden tek tipçi anlayışın tipik bir yansımasıdır. Ne yazık ki bu anlayış, hâlen darbe ürünü olan 1982 Anayasası’nda da kendini göstermektedir.

Hiçbir ön şarta bağlanmadan ve hiçbir pazarlığa konu edilmeden artık Türkçe dışındaki anadillerin kullanımı önündeki tüm yasal ve fiilî engeller kaldırılmalıdır. Eğitimden kamu hizmetlerine kadar her alanda, vatandaşların anadillerini özgürce kullanabilmelerinin önü açılmalıdır.

Öte yandan, 10 Ekim 2025’te Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren yönetmelik değişikliğine dair Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan Türk soylu toplulukların artık Türkiye’de yabancı sayılmaması ve kamu ile özel sektörde çalışabilmeleri hususunda pozitif ayrımcılık öngörülmesi; ancak buna karşın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan Kürt soylu topluluklara aynı hakların tanınmaması ciddi bir eksikliktir.

Kürtler, Müslüman Türk kardeşleriyle birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin iki asli kurucu unsurundan biridir. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan Kürt soylu toplulukların da Türkiye Cumhuriyeti’nin soydaş halkları arasında kabul edilmesi ve aynı hukuki haklardan yararlanması gerekir.

Bu bağlamda, Anayasa’daki vatandaşlık tanımı da eşit vatandaşlık ilkesi temelinde daha kapsayıcı, adil ve toplumun tüm kesimlerini kuşatacak biçimde yeniden ele alınmalıdır.

 

 

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.