Haftalık Gündem Değerlendirmemiz - 17 Şubat 2026

TUTMAYAN ENFLASYON HEDEFİ VE DÜŞEN ALIM GÜCÜ

Ocak ayında enflasyon aylık %4,84, yıllık %30,65 olarak gerçekleşmiştir. Beklenen baz etkisi devreye girmemiş, enflasyonla mücadelenin söylendiği kadar kolay olmadığı daha ilk aydan ortaya çıkmıştır.

Merkez Bankası yılsonu için %16 enflasyon hedefi açıklamıştı. Bu hedefin tutması için bundan sonra her ay enflasyonun %1’in altında gelmesi gerekiyordu. Ancak daha ilk aydan bu hedef fiilen çökmüştür.

Nitekim Merkez Bankası, enflasyon tahminlerini yukarı yönlü revize etmiş, 2026 yılı TÜFE tahminini %15–21 aralığına çıkarmıştır. Buna rağmen %16 hedefinin kâğıt üzerinde korunması, hedef–gerçeklik arasındaki kopukluğu daha da görünür hâle getirmiştir.

Geçen yılın ocak ayında enflasyon %5,03 idi. Aradan bir yıl geçmesine rağmen, enflasyonla mücadelede milletin hayatına yansıyan somut bir iyileşme yoktur.

Bugün enflasyondaki ana baskı hizmet kalemlerinden gelmektedir.

Özellikle kira ve eğitim fiyatları, vatandaşın belini büken temel unsurlar hâline gelmiştir. Pazardaki yangın, mutfaktaki daralma ve kiradaki artış, resmî hedeflerin çok ötesinde bir hayat pahalılığına işaret etmektedir.

Bu tablonun bedelini yine sabit gelirli, emekli ve asgari ücretli ödemektedir.

En düşük emekli maaşı 20 bin TL’ye çıkarılmıştır; ancak sadece ocak ayındaki enflasyon bu maaşın 968 TL’sini daha ilk ayda eritmiştir.

Asgari ücret 28.075 TL olmuştur; Ocak enflasyonu bu ücretin 1.358 TL’sini alıp götürmüştür.

Önümüzdeki döneme dair riskler de ortadadır.

Şubat ayında Ramazan etkisi ve kış koşulları nedeniyle sebze–meyve fiyatlarında artış beklenmektedir. Bu durum, Şubat enflasyonunun görece yüksek gelme ihtimalini güçlendirmektedir.

Gıda fiyatlarında son altı ayda ciddi bir oynaklık yaşanmıştır. İklim koşulları ve tarımsal girdi maliyetleri bu artışları beslemiştir. Gıda kaynaklı baskının Ocak–Şubat aylarıyla sınırlı kalması beklenmekle birlikte, bu oynaklığın tüm yıla yayılacağı varsayımı, enflasyon görünümünü olduğundan daha sorunlu hâle getirmektedir.

Bu nedenle Mart–Nisan ayları görülmeden teknik olarak net bir değerlendirme yapmak zor olabilir.

Rakamlar kâğıt üzerinde iyileşme anlatabilir.

Ama vatandaş pazarda, mutfakta, kirada başka bir gerçek yaşamaktadır; alım gücü her ay biraz daha düşmektedir.


GENÇLER ARASINDA ŞİDDET VE AKRAN ZORBALIĞININ ÖNLENMESİ

Günümüzde şiddet ve akran zorbalığı ciddi bir problem olarak karşımızda durmaktadır. Çocuklar ve gençler arasında artan şiddet ve akran zorbalığı, bireysel değil; eğitim, aile ve toplumsal boyutları olan çok yönlü bir sosyal sorundur. Bu nedenle çözümün de önleyici, bütüncül ve sürdürülebilir politikalarla ele alınması gerekmektedir.

Zorbalığın “güç” veya “popülerlik” göstergesi olarak algılanmasının önüne geçmek için caydırıcı yaptırımlar uygulanmalı, empati ve dayanışmayı teşvik eden okul ve medya kampanyaları artırılmalıdır.

Aile içi sorunlar, ihmal ve travmaların şiddet davranışıyla ilişkili olduğu dikkate alınarak yalnızca mağdura değil faile yönelik olarak da sosyal hizmet, eğitim ve psikolojik destek sistemleri koordineli çalışmalı hem caydırıcılığı hem de topluma yeniden kazandırmayı gözeten dengeli yaklaşımlar benimsenmelidir.

Medya ve dijital içeriklerde şiddetin normalleştirilmesi, özellikle çocuk ve gençlerin davranışlarını olumsuz etkilemektedir. Bu nedenle yaşa uygunluk denetimleri güçlendirilmeli, şiddeti özendirici içeriklere yaptırım uygulanmalı; şiddetin sonuçlarını gösteren ve alternatif çözüm yollarını teşvik eden içerikler ile medya okuryazarlığı eğitimi yaygınlaştırılmalıdır.

Unutulmamalıdır ki suça sürüklenen de suça maruz kalan da bizim çocuklarımızdır. Onlara huzur ve güven içinde yaşayabilecekleri bir dünya sunmak hepimizin sorumluluğudur.

 

YALNIZCA KADIN PERSONELLERDEN OLUŞAN KADIN HASTALIKLARI VE DOĞUM HASTANELERİ KURULMALIDIR

Kadın hastalıkları ve doğum gibi son derece kişisel özel alanlarda, birçok kadın, genç kız mahremiyet kaygısı sebebiyle sağlık hizmetine geç başvurmakta ya da başvurmamayı tercih edebilmektedir.

Sağlık hizmetlerinde mahremiyetin korunması, saygılı bir bakım anlayışının temel unsurlarından biridir. Dünya Sağlık Örgütü mahremiyetin korunmasını ‘saygılı doğum’ bakımının ön şartı olarak tanımlamaktadır (2018). Fakat araştırmalarda pek çok kadının doğum sırasında fiziksel ve psikolojik mahremiyetine ilişkin çeşitli ihlaller yaşadığı belirtilmektedir.

Araştırmalarda muayene ve doğum esnasında kadınların en çok yaşadıkları olumsuz deneyimler (%19) utanma, çekinme, kendini rahatsız hissetme, mahremiyetin korunmaması, korku, ameliyat stresi ile birlikte vücudunun görülmesi stresini yaşaması, doğuma katılan kişilerle tekrar yüz yüze gelmek istememe ve kendini sıkma olarak belirtilmiştir. Ayrıca sezaryen doğumların, normal doğum şartlarına göre mahremiyet hususunda daha rahat olduğu için tercih edildiği gözlemlenmiştir.

Dünya Sağlık Örgütü 2018 yılında yayımladığı “Pozitif Doğum Deneyimi İçin İntrapartum Bakım Önerileri Rehberinde” ve T.C. Sağlık Bakanlığı’nın yayımladığı “Anne Dostu Hastane Programı” kriterlerinde tüm kadınlar için doğumda saygılı bakım verme, zarar vermeme, iyi davranma, kadınların onurlarını, mahremiyetlerini ve gizliliklerini koruma ve sürekli destek sağlamak gerektiği belirtilmiştir (35,36). Bu duruma binaen kadın hastalıkları ve doğum gibi hassasiyet gerektiren bölümlerde, mahremiyetin korunması için atılacak önemli adımlardan biri tamamının kadın personellerden oluştuğu hastaneler tesis etmektir.

Toplumumuzun dini, kültürel, ahlaki ve sosyal hassasiyetleri dikkate alındığında; kadınların, kadın hekimler ve kadın sağlık personeli tarafından hizmet alabilmesi durumunda, kadınların sağlık hizmetlerine erişimini artıracak, mahremiyet endişelerini ortadan kaldıracak ve toplumsal güveni güçlendirecektir.


SİYASET HALKA HİZMET AMACIYLA YAPILIR

Muhalefet yapmak yerine şov peşinde koşan CHP’de skandalların ardı arkası kesilmiyor. Yolsuzluk iddiaları karşısında kendilerini savunacakları yerde saldırgan bir üslupla her tarafa sataşmaları siyasi nezaketten nasiplerinin olmadığını zaten ortaya koymaktadır. Öte yandan kontrolleri altındaki belediyelerde sürekli yeni taciz vakalarına dair haberler gündeme düşmektedir. Çoğu yargıya konu olmuş iğrenç taciz vakaları karşısında parti yönetiminin özeleştiri yapmak ve bu kirli olaylarda rolü olanları hızlıca tasfiye etmek yerine rakip siyasi partileri suçlama yoluna gitmesi nasıl bir siyasi çizgi takip ettiklerini göstermesi açısından ibretlik örneklerdir. Özellikle partimize karşı siyasi eleştiri yapmak yerine son derece çirkin bir dil kullanan mezkur partinin yöneticilerini, partilerinin adının sürekli taciz vakaları ile anılması karşısında özeleştiri yapmaya, partilerini ve zihin dünyalarını kirliliklerden arındırmaya davet ediyoruz. Siyasetin kişisel ve kurumsal rant elde etme yeri olarak değil, halka hizmet amacıyla kullanılması gerektiğini bir kez daha hatırlatmak istiyoruz.

Öte yandan gerek bürokraside gerekse de yerel yönetimlerde ellerindeki siyasi gücü ve imkanları iğrenç ve süfli emelleri için kullananlara karşı acilen kanuni düzenlemeler yapılmalı, ceza ve müeyyideler ağırlaştırılmalıdır. İsimleri taciz gibi yüz kızartıcı suçlarla beraber anılanlara yönelik siyaset ve kamu alanları kapatılmalı ve buna yönelik kanuni düzenlemeler ivedilikle hazırlanmalıdır. Halka hizmet yeri olması gereken kurumlarda yer alanların, daha sıkı denetimlerle halkın sırtına yük olmaları önlenmelidir.


GAZZE VE BATI ŞERİA

Gazze’de on binlerce sivilin katledildiği saldırıların baş aktörü Netanyahu’nun sözde “Gazze Barış Konseyi” gibi bir yapıya dahil edilmesi, akıl ve vicdanla izah edilemez bir çelişkidir. Gazze’yi yüksek ısılı mühimmatlarla yerle bir eden, şehirleri enkaza çeviren, binlerce insanın geride “izi bile kalmadan buharlaşmasına” neden olan silahları tedarik eden ABD, bu silahları sahada kullanan ise siyonist rejimdir. Bu yıkımı gerçekleştirenlerin şimdi Gazze’ye barış getireceğine inanmak akıl tutulmasıdır.

Gazze’de ateşkes ihlalleri sürerken, baskının direniş unsurlarının silahsızlandırılması üzerine yoğunlaştırılması da çifte standarttır.

Eğer sorun gerçekten silahsa, Batı Şeria’da yaşananlar nasıl açıklanacaktır? Orada aktif bir silahlı direniş yokken 8 Şubat’ta alınan kararlarla statü işgalciler lehine değiştirilmiş; arazi satın alma engelleri kaldırılmış, Filistin Yönetimi’nin yetki alanları fiilen budanmış, El Halil’de yerel idarenin yetkileri devre dışı bırakılarak paralel yapılar tesis edilmiştir. Bu adımlar açık bir işgal, tahakküm ve ilhak stratejisiyle atılmaktadır.

Gazze’de direnişin silahlarını hedef gösterip Batı Şeria’daki gaspları görmezden gelmek, meselenin güvenlik değil, tüm Filistin toprakları üzerinde kalıcı hakimiyet kurma planı olduğunu göstermektedir. Her ateşkes ihlaline sessizlik, her hukuksuz adıma göz yumulması, tüm Filistin toprakları üzerinde kalıcı tahakküm planlarını hızlandırmaktadır.

Gazze’siyle, Batı Şeria’sıyla başkenti Kudüs olan bağımsız bir Filistin devleti için somut ve fiili adımlar atılmadıkça barış söylemi inandırıcı olmayacaktır.


SUDAN’DA ÇATIŞMALAR VE İNSANİ KRİZ

Sudan’da Nisan 2023’ten bu yana süren çatışmalar, ülkeyi derin ve çok boyutlu bir insani felakete sürüklemiştir. Son yaşanan saldırılarla sağlık sistemi fiilen çökmüş; 33 milyondan fazla Sudanlı insani yardıma, 21 milyon kişi ise acil sağlık hizmetine muhtaç hale gelmiştir. Hastaneler tahrip edilmiş, sağlık personeli hedef alınmış, temel ilaç ve ekipman tedariki büyük ölçüde kesintiye uğramıştır. Bu tablo kitlesel bir insani çöküş anlamına gelmektedir.

Özellikle Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK)’nin yardım konvoylarına ve insani yardım çalışanlarına yönelik bilinçli saldırıları, krizi daha da ağırlaştırmaktadır. Sivillerin açlık ve hastalıkla baş başa bırakılması uluslararası hukukun açık ihlalidir.

Çatışmaların sona ermesi için yalnızca sahadaki dengelere odaklanmak yeterli değildir. HDK’ye yönelik askeri ve lojistik destek sürdükçe kalıcı barış mümkün görünmemektedir. Bu bağlamda, destek sağlayan aktörlere karşı diplomatik baskı artırılmalı; özellikle Birleşik Arap Emirlikleri dahil olmak üzere ilgili ülkelere yönelik tam kapsamlı yaptırımlar ve uluslararası izolasyon mekanizmaları devreye sokulmalıdır. Silah ambargosu güçlendirilmeli, finansal kanallar denetim altına alınmalıdır.

İslam İş Birliği Teşkilatı ve Afrika Birliği öncülüğünde acilen güvenli insani koridorlar açılmalı, kuşatma altındaki bölgelere engelsiz yardım ulaştırılmalıdır. Sudan halkının hayat hakkı, tüm jeopolitik hesapların üzerinde tutulmalıdır.

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.