TUTMAYAN ENFLASYON HEDEFİ VE DÜŞEN ALIM GÜCÜ
Ocak ayında
enflasyon aylık %4,84, yıllık %30,65 olarak gerçekleşmiştir. Beklenen baz
etkisi devreye girmemiş, enflasyonla mücadelenin söylendiği kadar kolay
olmadığı daha ilk aydan ortaya çıkmıştır.
Merkez
Bankası yılsonu için %16 enflasyon hedefi açıklamıştı. Bu hedefin tutması için
bundan sonra her ay enflasyonun %1’in altında gelmesi gerekiyordu. Ancak daha
ilk aydan bu hedef fiilen çökmüştür.
Nitekim
Merkez Bankası, enflasyon tahminlerini yukarı yönlü revize etmiş, 2026 yılı
TÜFE tahminini %15–21 aralığına çıkarmıştır. Buna rağmen %16 hedefinin kâğıt
üzerinde korunması, hedef–gerçeklik arasındaki kopukluğu daha da görünür hâle
getirmiştir.
Geçen yılın
ocak ayında enflasyon %5,03 idi. Aradan bir yıl geçmesine rağmen, enflasyonla
mücadelede milletin hayatına yansıyan somut bir iyileşme yoktur.
Bugün
enflasyondaki ana baskı hizmet kalemlerinden gelmektedir.
Özellikle
kira ve eğitim fiyatları, vatandaşın belini büken temel unsurlar hâline
gelmiştir. Pazardaki yangın, mutfaktaki daralma ve kiradaki artış, resmî
hedeflerin çok ötesinde bir hayat pahalılığına işaret etmektedir.
Bu tablonun
bedelini yine sabit gelirli, emekli ve asgari ücretli ödemektedir.
En düşük
emekli maaşı 20 bin TL’ye çıkarılmıştır; ancak sadece ocak ayındaki enflasyon
bu maaşın 968 TL’sini daha ilk ayda eritmiştir.
Asgari ücret
28.075 TL olmuştur; Ocak enflasyonu bu ücretin 1.358 TL’sini alıp götürmüştür.
Önümüzdeki
döneme dair riskler de ortadadır.
Şubat ayında
Ramazan etkisi ve kış koşulları nedeniyle sebze–meyve fiyatlarında artış
beklenmektedir. Bu durum, Şubat enflasyonunun görece yüksek gelme ihtimalini
güçlendirmektedir.
Gıda
fiyatlarında son altı ayda ciddi bir oynaklık yaşanmıştır. İklim koşulları ve
tarımsal girdi maliyetleri bu artışları beslemiştir. Gıda kaynaklı baskının
Ocak–Şubat aylarıyla sınırlı kalması beklenmekle birlikte, bu oynaklığın tüm
yıla yayılacağı varsayımı, enflasyon görünümünü olduğundan daha sorunlu hâle
getirmektedir.
Bu nedenle
Mart–Nisan ayları görülmeden teknik olarak net bir değerlendirme yapmak zor
olabilir.
Rakamlar
kâğıt üzerinde iyileşme anlatabilir.
Ama vatandaş pazarda, mutfakta, kirada başka bir gerçek yaşamaktadır; alım gücü her ay biraz daha düşmektedir.
GENÇLER
ARASINDA ŞİDDET VE AKRAN ZORBALIĞININ ÖNLENMESİ
Günümüzde
şiddet ve akran zorbalığı ciddi bir problem olarak karşımızda durmaktadır.
Çocuklar ve gençler arasında artan şiddet ve akran zorbalığı, bireysel değil;
eğitim, aile ve toplumsal boyutları olan çok yönlü bir sosyal sorundur. Bu
nedenle çözümün de önleyici, bütüncül ve sürdürülebilir politikalarla ele
alınması gerekmektedir.
Zorbalığın “güç” veya “popülerlik” göstergesi
olarak algılanmasının önüne geçmek için caydırıcı yaptırımlar uygulanmalı,
empati ve dayanışmayı teşvik eden okul ve medya kampanyaları artırılmalıdır.
Aile içi sorunlar, ihmal ve travmaların
şiddet davranışıyla ilişkili olduğu dikkate alınarak yalnızca mağdura değil
faile yönelik olarak da sosyal hizmet, eğitim ve psikolojik destek sistemleri
koordineli çalışmalı hem caydırıcılığı hem de topluma yeniden kazandırmayı
gözeten dengeli yaklaşımlar benimsenmelidir.
Medya ve dijital içeriklerde şiddetin
normalleştirilmesi, özellikle çocuk ve gençlerin davranışlarını olumsuz
etkilemektedir. Bu nedenle yaşa uygunluk denetimleri güçlendirilmeli, şiddeti
özendirici içeriklere yaptırım uygulanmalı; şiddetin sonuçlarını gösteren ve
alternatif çözüm yollarını teşvik eden içerikler ile medya okuryazarlığı
eğitimi yaygınlaştırılmalıdır.
Unutulmamalıdır ki suça sürüklenen de suça
maruz kalan da bizim çocuklarımızdır. Onlara huzur ve güven içinde
yaşayabilecekleri bir dünya sunmak hepimizin sorumluluğudur.
YALNIZCA
KADIN PERSONELLERDEN OLUŞAN KADIN HASTALIKLARI VE DOĞUM HASTANELERİ
KURULMALIDIR
Kadın
hastalıkları ve doğum gibi son derece kişisel özel alanlarda, birçok kadın,
genç kız mahremiyet kaygısı sebebiyle sağlık hizmetine geç başvurmakta ya da
başvurmamayı tercih edebilmektedir.
Sağlık hizmetlerinde mahremiyetin korunması,
saygılı bir bakım anlayışının temel unsurlarından biridir. Dünya Sağlık Örgütü
mahremiyetin korunmasını ‘saygılı doğum’ bakımının ön şartı olarak
tanımlamaktadır (2018). Fakat araştırmalarda pek çok kadının doğum sırasında
fiziksel ve psikolojik mahremiyetine ilişkin çeşitli ihlaller yaşadığı
belirtilmektedir.
Araştırmalarda muayene ve doğum esnasında
kadınların en çok yaşadıkları olumsuz deneyimler (%19) utanma, çekinme, kendini
rahatsız hissetme, mahremiyetin korunmaması, korku, ameliyat stresi ile
birlikte vücudunun görülmesi stresini yaşaması, doğuma katılan kişilerle tekrar
yüz yüze gelmek istememe ve kendini sıkma olarak belirtilmiştir. Ayrıca
sezaryen doğumların, normal doğum şartlarına göre mahremiyet hususunda daha
rahat olduğu için tercih edildiği gözlemlenmiştir.
Dünya Sağlık Örgütü 2018 yılında yayımladığı
“Pozitif Doğum Deneyimi İçin İntrapartum Bakım Önerileri Rehberinde” ve T.C.
Sağlık Bakanlığı’nın yayımladığı “Anne Dostu Hastane Programı” kriterlerinde
tüm kadınlar için doğumda saygılı bakım verme, zarar vermeme, iyi davranma,
kadınların onurlarını, mahremiyetlerini ve gizliliklerini koruma ve sürekli
destek sağlamak gerektiği belirtilmiştir (35,36). Bu duruma binaen kadın
hastalıkları ve doğum gibi hassasiyet gerektiren bölümlerde, mahremiyetin
korunması için atılacak önemli adımlardan biri tamamının kadın personellerden
oluştuğu hastaneler tesis etmektir.
Toplumumuzun dini, kültürel, ahlaki ve sosyal hassasiyetleri dikkate alındığında; kadınların, kadın hekimler ve kadın sağlık personeli tarafından hizmet alabilmesi durumunda, kadınların sağlık hizmetlerine erişimini artıracak, mahremiyet endişelerini ortadan kaldıracak ve toplumsal güveni güçlendirecektir.
SİYASET HALKA HİZMET AMACIYLA YAPILIR
Muhalefet yapmak yerine şov peşinde koşan
CHP’de skandalların ardı arkası kesilmiyor. Yolsuzluk iddiaları karşısında
kendilerini savunacakları yerde saldırgan bir üslupla her tarafa sataşmaları
siyasi nezaketten nasiplerinin olmadığını zaten ortaya koymaktadır. Öte yandan
kontrolleri altındaki belediyelerde sürekli yeni taciz vakalarına dair haberler
gündeme düşmektedir. Çoğu yargıya konu olmuş iğrenç taciz vakaları karşısında
parti yönetiminin özeleştiri yapmak ve bu kirli olaylarda rolü olanları hızlıca
tasfiye etmek yerine rakip siyasi partileri suçlama yoluna gitmesi nasıl bir
siyasi çizgi takip ettiklerini göstermesi açısından ibretlik örneklerdir.
Özellikle partimize karşı siyasi eleştiri yapmak yerine son derece çirkin bir
dil kullanan mezkur partinin yöneticilerini, partilerinin adının sürekli taciz
vakaları ile anılması karşısında özeleştiri yapmaya, partilerini ve zihin
dünyalarını kirliliklerden arındırmaya davet ediyoruz. Siyasetin kişisel ve
kurumsal rant elde etme yeri olarak değil, halka hizmet amacıyla kullanılması
gerektiğini bir kez daha hatırlatmak istiyoruz.
Öte yandan gerek bürokraside gerekse de yerel
yönetimlerde ellerindeki siyasi gücü ve imkanları iğrenç ve süfli emelleri için
kullananlara karşı acilen kanuni düzenlemeler yapılmalı, ceza ve müeyyideler
ağırlaştırılmalıdır. İsimleri taciz gibi yüz kızartıcı suçlarla beraber
anılanlara yönelik siyaset ve kamu alanları kapatılmalı ve buna yönelik kanuni
düzenlemeler ivedilikle hazırlanmalıdır. Halka hizmet yeri olması gereken
kurumlarda yer alanların, daha sıkı denetimlerle halkın sırtına yük olmaları
önlenmelidir.
GAZZE VE BATI ŞERİA
Gazze’de on binlerce sivilin katledildiği saldırıların
baş aktörü Netanyahu’nun sözde “Gazze Barış Konseyi” gibi bir yapıya dahil
edilmesi, akıl ve vicdanla izah edilemez bir çelişkidir. Gazze’yi yüksek ısılı
mühimmatlarla yerle bir eden, şehirleri enkaza çeviren, binlerce insanın geride
“izi bile kalmadan buharlaşmasına” neden olan silahları tedarik eden ABD, bu
silahları sahada kullanan ise siyonist rejimdir. Bu yıkımı gerçekleştirenlerin
şimdi Gazze’ye barış getireceğine inanmak akıl tutulmasıdır.
Gazze’de ateşkes ihlalleri sürerken, baskının
direniş unsurlarının silahsızlandırılması üzerine yoğunlaştırılması da çifte
standarttır.
Eğer sorun gerçekten silahsa, Batı Şeria’da
yaşananlar nasıl açıklanacaktır? Orada aktif bir silahlı direniş yokken 8
Şubat’ta alınan kararlarla statü işgalciler lehine değiştirilmiş; arazi satın
alma engelleri kaldırılmış, Filistin Yönetimi’nin yetki alanları fiilen
budanmış, El Halil’de yerel idarenin yetkileri devre dışı bırakılarak paralel
yapılar tesis edilmiştir. Bu adımlar açık bir işgal, tahakküm ve ilhak
stratejisiyle atılmaktadır.
Gazze’de direnişin silahlarını hedef gösterip
Batı Şeria’daki gaspları görmezden gelmek, meselenin güvenlik değil, tüm
Filistin toprakları üzerinde kalıcı hakimiyet kurma planı olduğunu
göstermektedir. Her ateşkes ihlaline sessizlik, her hukuksuz adıma göz
yumulması, tüm Filistin toprakları üzerinde kalıcı tahakküm planlarını
hızlandırmaktadır.
Gazze’siyle, Batı Şeria’sıyla başkenti Kudüs
olan bağımsız bir Filistin devleti için somut ve fiili adımlar atılmadıkça
barış söylemi inandırıcı olmayacaktır.
SUDAN’DA
ÇATIŞMALAR VE İNSANİ KRİZ
Sudan’da Nisan 2023’ten bu yana süren
çatışmalar, ülkeyi derin ve çok boyutlu bir insani felakete sürüklemiştir. Son
yaşanan saldırılarla sağlık sistemi fiilen çökmüş; 33 milyondan fazla Sudanlı
insani yardıma, 21 milyon kişi ise acil sağlık hizmetine muhtaç hale gelmiştir.
Hastaneler tahrip edilmiş, sağlık personeli hedef alınmış, temel ilaç ve
ekipman tedariki büyük ölçüde kesintiye uğramıştır. Bu tablo kitlesel bir
insani çöküş anlamına gelmektedir.
Özellikle Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK)’nin
yardım konvoylarına ve insani yardım çalışanlarına yönelik bilinçli
saldırıları, krizi daha da ağırlaştırmaktadır. Sivillerin açlık ve hastalıkla
baş başa bırakılması uluslararası hukukun açık ihlalidir.
Çatışmaların sona ermesi için yalnızca
sahadaki dengelere odaklanmak yeterli değildir. HDK’ye yönelik askeri ve
lojistik destek sürdükçe kalıcı barış mümkün görünmemektedir. Bu bağlamda,
destek sağlayan aktörlere karşı diplomatik baskı artırılmalı; özellikle
Birleşik Arap Emirlikleri dahil olmak üzere ilgili ülkelere yönelik tam
kapsamlı yaptırımlar ve uluslararası izolasyon mekanizmaları devreye
sokulmalıdır. Silah ambargosu güçlendirilmeli, finansal kanallar denetim altına
alınmalıdır.
İslam İş Birliği Teşkilatı ve Afrika Birliği
öncülüğünde acilen güvenli insani koridorlar açılmalı, kuşatma altındaki
bölgelere engelsiz yardım ulaştırılmalıdır. Sudan halkının hayat hakkı, tüm
jeopolitik hesapların üzerinde tutulmalıdır.
