TERÖRSÜZ TÜRKİYE
SÜRECİ KÜRT MESELESİNİ UNUTTURMAMALIDIR
Kırk yılı aşkın bir
süredir devam eden çatışmalı sürecin sona erdirilmesi amacıyla atılan adımları
ve çözüm çabalarını, usul ve üsluba ilişkin bazı çekincelerimiz bulunmakla
birlikte, destekledik ve desteklemeye devam ediyoruz.
Ne silahlı örgüt
jargonuyla sosyal hayatın şekillendirilmesi ne de hukuk dışına çıkarak
kendilerini devletin sahibi gibi gören grup ve kliklerin toplumsal birlikteliği
bozan tutum ve davranışları kabul edilebilir. Bu yöntemler, çözümsüzlükten
siyasi ve maddi rant elde eden kimi karanlık çevrelerin ve dış mihrakların
elini güçlendirmekten başka bir sonuç doğurmamıştır.
Yaşanan tecrübeler,
silah ve şiddetin çözüm aracı olarak kullanılmasının yalnızca çözümsüzlüğü
derinleştirdiğini açıkça göstermiştir. “Terörsüz Türkiye” süreci kapsamında yasal
düzenlemelerin ve “çerçeve yasanın” konuşulduğu bu günlerde, Kürt meselesine
ilişkin de kapsayıcı ve kalıcı çözümler geliştirilmesi yönündeki çabalar
artırılmalıdır. Toplumun bütün kesimlerini rahatlatacak, adalet duygusunu
güçlendirecek ve sorunların yeniden ortaya çıkmasını önleyecek yasal
düzenlemelerin hayata geçirilmesinin zamanı gelmiştir.
Bu süreçte gerekli
psikolojik ve toplumsal zeminin oluşturulması, kamuoyundaki kaygıların
giderilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu sorumluluk öncelikle siyasi iktidara,
güvenlik bürokrasisine ve akademik çevrelere düşmektedir.
Kürt meselesi; toplumsal
barışın sağlanması ve güçlü bir Türkiye’nin inşa edilmesi amacıyla, adalet ve
ahlak ekseninde, “Terörsüz Türkiye”
sürecinden ayrı ve kapsamlı bir şekilde yeniden ele alınmalıdır. Ayrıştırıcı,
ötekileştirici ve kutuplaştırıcı marjinal grupların çıkışlarına prim verilmemeli;
toplumsal barış ve kalıcı çözüm için gerekli adımlar ivedilikle ve kararlılıkla
atılmalıdır.
VERGİDE ADALET, DENETİMDE ÖLÇÜLÜLÜK ŞARTTIR
Son günlerde
özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelere yönelik maliye denetimlerinin uygulanış
biçimine ilişkin yoğun şikâyetlerle muhatap olmaktayız. Maliyenin kayıt
dışılıkla mücadele etmesi, vergi denetimi yapması, taklit ve tağşişi önlemesi
elbette asli görevlerindedir. Vatandaşımızın fahiş fiyatlardan ve haksız
uygulamalardan duyduğu rahatsızlık da haklıdır. Ancak denetimler; ticari hayatı
aksatan, saatlerce süren ve dürüst esnafı mağdur eden bir uygulamaya
dönüşmemelidir.
Bununla birlikte
denetimlerin temel amacı işletmeleri cezalandırmak değil, mevzuata uyumlarını
sağlayarak eksikliklerini gidermelerine rehberlik etmek olmalıdır. Kamu
düzenini veya insan sağlığını doğrudan tehdit eden ağır ihlaller dışında, ilk
tespitte işletmelere eksikliklerini gidermeleri için makul bir süre tanınmalı;
denetimler yol gösterici, eğitici ve çözüm odaklı bir anlayışla yürütülmelidir.
Kasıtlı ve tekrarlanan ihlallerde ise gerekli yaptırımlar kararlılıkla
uygulanmalıdır. Böyle bir yaklaşım hem dürüst esnafı koruyacak hem de kayıt
dışılıkla mücadelede daha kalıcı ve etkili sonuçlar sağlayacaktır.
Yüksek kira,
enerji, finansman ve girdi maliyetleri altında ayakta kalmaya çalışan esnafın
denetimler nedeniyle hizmet veremez hâle gelmesi ne esnafa ne de vatandaşa
fayda sağlar. Suistimalde bulunanlarla dürüst esnaf aynı kefeye konulmamalı;
denetimler risk esaslı, ölçülü ve ticari faaliyetleri gereğinden fazla
aksatmayacak şekilde gerçekleştirilmelidir.
Vergide adalet
yalnızca denetimle sağlanamaz. Bugün ülkemizde vergi gelirlerinin yaklaşık
%60’ı, başta KDV ve ÖTV olmak üzere dolaylı vergilerden oluşmaktadır. Geliri
düşük olan da yüksek olan da aynı mal ve hizmet üzerinden aynı oranlarda
dolaylı vergi ödemektedir. Bu durum, vergi yükünün dar gelirli vatandaşlar
üzerinde daha ağır hissedilmesine neden olmaktadır.
Gerçek vergi
adaleti; az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi alınmasıyla ve verginin
Anayasa'nın mali güce göre vergilendirme ilkesi doğrultusunda belirlenmesiyle
mümkündür.
MANEVİ VE AHLAKİ
EĞİTİM ZORUNLU OLMALI
Eğitimin öğrencilere
kazandırdıkları ve kazandıramadıkları üzerinden müfredat ve eğitim programları
tartışmalara konu olmakta, belli aralıklarla değiştirilmektedir.
Okul öncesi eğitim
yalnızca akademik hazırlık olarak görülmemeli; karakter, değerler, sorumluluk,
saygı ve güzel ahlakın kazandırıldığı temel bir eğitim evresi olarak
görülmelidir. Bu anlamda birçok ülkede din ve değer temelli eğitim modeli
uygulanmakta ve müspet sonuçlar elde edildiği bilinmektedir.
Türkiye’de de
anaokullarında manevi ve ahlaki eğitimin sistemli ve zorunlu hale getirilmesi
ertelenemez bir hak ve ihtiyaçtır. Çocuklarımız yalnızca bilgiyle değil; iman,
edep, merhamet, doğruluk ve kul hakkı bilinciyle yetiştirilmelidir. Güçlü
toplumun temeli, sağlam karakterli ve yüksek ahlaki değerlere sahip nesillerdir.
Suçla ve toplumsal
yozlaşmayla mücadele yalnızca güvenlik tedbirleriyle sağlanamaz. Çözüm,
çocukların vicdanını ve ahlakını güçlendiren nitelikli bir eğitim anlayışından
geçmektedir. “Ağaç yaşken eğilir.” atasözü, eğitim politikalarının temel
ilkelerinden biri olmalıdır.
Erken yaşta
verilecek manevi eğitim; çocukların kişilik gelişimine katkı sunacak, aileyi
güçlendirecek, toplumsal yozlaşmanın önlenmesine yardımcı olacaktır. Maddi
kalkınma kadar manevi kalkınmayı da önceleyen bir eğitim anlayışı, ülkemizin en
önemli yatırım alanlarından biri olmalıdır.
KÖKLÜ BİR
ORMANCILIK REFORMUNA İHTİYAÇ VAR
Ülkemizin farklı
bölgelerinde meydana gelen orman yangınları, yalnızca binlerce hektarlık doğal
alanın tahrip olmasına değil, ekolojik dengenin bozulmasına, biyolojik
çeşitliliğin azalmasına ve millî servetimizin de büyük zarar görmesine neden
olmaktadır. Öncelikle yangınlardan etkilenen vatandaşlarımıza geçmiş olsun
dileklerimizi iletiyoruz.
Orman yangınlarıyla
mücadelede esas hedef, yalnızca yangına hızlı müdahale etmek değil, yangın
riskini bilimsel yöntemlerle en aza indirecek önleyici ormancılık
politikalarının hayata geçirilmesi olmalıdır. Bu kapsamda, özellikle reçine
oranı yüksek çam ağaçlarının yoğun olduğu yangın riski yüksek bölgelerde,
ormancılık politikaları bilimsel veriler ışığında yeniden değerlendirilmelidir.
Yöresel şartlara uygun, yangına karşı
nispeten daha dirençli yerli türlerden oluşan karışık orman yapısı teşvik
edilmelidir.
Ormanlarımızın
geleceğini koruyacak, yangın riskini azaltacak ve bilimsel esaslara dayalı uzun
vadeli bir ormancılık reformu gecikmeden başlatılmalıdır. Ağaçlandırma
politikaları, kısa vadeli ve plansız uygulamalarla değil, üniversitelerin,
ormancılık uzmanlarının ve ilgili kurumların ortak çalışmaları sonucunda elde
edilecek bilimsel veriler doğrultusunda yeniden şekillendirilmelidir.
Ülkemizin
yangınlarla mücadele kapasitesi her açıdan güçlendirilmeli ve yangınlara karşı
daha dayanıklı orman ekosistemleri oluşturulmalıdır.
NEPAL’DE
MÜSLÜMANLARA YÖNELİK BASKILAR
Son zamanlarda
Nepal’de Hindu çetelerinin Müslüman topluma yönelik gerçekleştirdiği sistematik
baskı, taciz ve şiddet eylemleri endişe verici boyutlara ulaşmıştır.
Bölgeden gelen haberler;
Müslümanlara ait ibadethanelerin, evlerin ve iş yerlerinin hedef alındığını,
dinî özgürlüklerin kısıtlandığını ve sivil halkın güvenlik endişesi taşıdığını açıkça
ortaya koymaktadır. İnsan haklarını ve inanç hürriyetini hiçe sayan bu hukuk
dışı uygulamalar son yıllarda kritik bir noktaya ulaşmıştır.
Nepal hükümetinin
yaşanan bu zulme ve nefret suçlarına karşı kayıtsız kalması kabul edilemez.
Devletin temel görevi, dinî kimliği ne olursa olsun tüm vatandaşlarının can ve
mal güvenliğini teminat altına almaktır.
Nepal hükümeti
acilen, çetelerin hukuk dışı eylemlerine karşı caydırıcı tedbirleri uygulamaya koyup
emniyet birimlerini harekete geçirmelidir. Saldırıların failleri
cezalandırılmalı ve Müslüman halkın güvenliği tam anlamıyla sağlanmalıdır.
Uluslararası
kamuoyunu ve insan hakları örgütlerini de Nepal’de tırmanan bu ihlallere karşı
gerekli adımları atmaya çağırıyoruz.
FİLİSTİN KONVOYU
İşgalci siyonist
rejim, Gazze’de yürüttüğü işgal, yıkım ve soykırım politikalarını Batı Şeria’ya
da yaymaktadır. Gazze’nin büyük ölçüde harabeye çevrilmesinin ardından benzer
bir vahşetin Batı Şeria’da da tekrarlanmaya çalışılması, siyonist işgal
rejiminin yayılmacı politikalarının en açık göstergelerinden biridir.
Böylesi bir süreçte
dünyanın dört bir yanından vicdan sahibi insanlar, tarihî bir sorumluluk
üstlenerek Batı Şeria’ya ulaşmak amacıyla “Filistin Konvoyu” adıyla Bosna
Hersek’ten yola çıkmıştır. Türkiye’ye ulaşan konvoyun hedefine güvenli bir
şekilde ulaşmasını ümit ediyor, yetkilileri de konvoyun geçişi sürecinde ve
yapılacak programlarda gerekli kolaylığı sağlamaya davet ediyoruz.
Daha önce
siyonistlerin Sumud Filosu’na yönelik gerçekleştirdiği saldırılara engel
olamayan bölge ülkeleri, Filistin Konvoyu’nu resmî koruma altına aldıklarını
duyurmalıdır. Siyonist rejimin bu insanî konvoya yönelik muhtemel bir saldırı
veya müdahalesine karşı, bölge ülkeleri sahada fiilî ve kararlı cevaplar
vereceklerini net bir dille ilan etmelidir.
Türkiye, bu kritik süreçte öncü bir rol üstlenmelidir. Türkiye; hem diplomatik girişimlere liderlik etmeli hem de konvoyun güvenli bir şekilde hedefine ulaşması için bölge ülkelerini harekete geçirecek somut adımlar atmalıdır.
YEMEN’E ABLUKA SON BULMALI
Suudi Arabistan’ın
yıllardır Yemen halkına uyguladığı ağır abluka; gıda, ilaç ve en temel insanî
yardımları engellemesi ne yazık ki ülkeyi büyük bir insanî felakete
sürüklemiştir. Ensarullah Hareketi’nin "ablukaya
karşı abluka" kararı ise bölgedeki gerilimi daha da yükseltmiştir.
Ancak asıl krizin
kaynağı olan ablukayı görmezden gelen ülkelerin ABD emperyalizmiyle aynı safta
hizalanarak Yemen’e karşı yeni bir koalisyon kurmaya kalkışması kabul edilemez.
ABD’nin bölgedeki kirli planlarına katkı sağlayacak bu tutum, bölgemizde huzursuzluğun
ve istikrarsızlığın ana sebebi olmaya devam etmektedir.
Bu kapsamda, ABD
destekli bölgesel deniz koalisyonuna Türkiye’nin de katılması stratejik açıdan
değerlendirilmesi gereken bir husustur. Türkiye’nin bu ittifakın bir parçası
olmak yerine; bölgesel krizlerde öteden beri sürdürdüğü dengeli ve birleştirici
arabuluculuk konumunu koruması çok daha kıymetlidir. Ankara, askerî
bloklaşmaların içinde yer almak yerine, tarafları masada buluşturacak
diplomatik bir yaklaşımı öne çıkarmalıdır.
Türkiye, tarihî sorumluluğunun gereği olarak Suudi Arabistan ve
müttefiklerine Yemen’e yönelik ablukanın sonlandırılması çağrısında
bulunmalıdır. İnsanî yardım koridorlarının açılması ve diyalog kanallarının
işletilmesi için etkin bir diplomasi yürütmelidir. Libya’da çatışan iki tarafla
da görüşen ve çatışmaların sona ermesini sağlayan Türkiye, Yemen’de de
taraflarla görüşmeli ve çözüm adına ortak bir zeminin oluşması için çaba
göstermelidir.
Bölgesel barış ve
istikrar; güvenlik odaklı koalisyonlarla değil, ablukaların tamamen
kaldırılması, tarafların meşru kaygılarının gözetilmesi ve Türkiye’nin yapıcı
arabuluculuğuyla yürütülecek adil bir diyalog süreciyle mümkün olacaktır.
TÜRKİYE İLE IRAK ARASINDAKİ İŞ BİRLİĞİ
Türkiye ile Irak
arasında imzalanan iş birliği anlaşmaları,
bölgesel istikrar ve ortak kalkınma açısından önemlidir. Irak, uzun
yıllar ABD işgali altında kalarak büyük bir yıkıma uğramıştır. Irak’ın hâlâ arzulanan
ekonomik ve siyasi istikrara kavuşamamasının temel nedenlerinden biri, ABD’nin
ülkedeki varlığını ve örtülü işgalci nüfuzunu halen sürdürüyor olmasıdır.
Son dönemde İran’a
yönelik yapılan saldırılarda da açıkça görüldüğü üzere, ABD’nin bölgedeki
askerî varlığı ve müdahaleleri; bölgedeki huzursuzluğun, kaosun ve
güvensizliğin ana kaynağıdır. Bölge
halklarının huzuru, dış güçlerin vesayetine değil, bölge devletlerinin kendi aralarındaki
dayanışmaya bağlıdır.
Bu doğrultuda
Türkiye ve Irak arasındaki ekonomik, siyasi ve askerî iş birlikleri
artırılmalı; iki ülke arasındaki ortaklık, tüm bölge ülkelerini kapsayacak
geniş bir ittifaka dönüştürülmelidir. Bölge ülkeleri; kendi güvenliklerini ve
ekonomik bağımsızlıklarını korumak adına emperyalist odaklara karşı
birbirleriyle güçlü ittifaklar kurmak zorundadır.
Türkiye ve Irak’ın attığı bu adımın tüm bölgeye örnek olmasını temenni ediyor, anlaşmaların hayırlı olmasını diliyoruz.
