TERÖRSÜZ TÜRKİYE SÜRECİ
“Terörsüz
Türkiye” sürecinin hukuki zemine oturması için hazırlanan 12 maddelik çerçeve
yasa kamuoyunun büyük bir kesimi tarafından olumlu karşılandı. Özellikle “terör
ve şiddet sorunu” ile Kürt meselesinin aynı paranteze alınmaması, bir önceki
süreçten ders alındığını hissettiren söylem ve eylemler, sürecin olumlu
seyretmesi konusunda iyimser olmamızı sağlamaktadır.
Bundan
sonrası güven ve kararlılıkla adım atılmasını gerektiren, toplumun her
kesiminin kafasındaki şüpheleri giderecek bir açıklıkla yönetilmesi gereken bir
süreçtir. PKK’nın tasfiyesini sağlayıp çatışmalı ortamı sona erdirirken tam bir
toplumsal barış için yasanın kapsamının genişletilmesi, yeni silahlı grupların
ortaya çıkmasının önünün alınması açısından önemlidir. Bu konuda HÜDA PAR
olarak hazırladığımız ve siyasi partilerle paylaşıp Meclis’e sunduğumuz kanun
teklifi çok daha kapsayıcı idi. Süreç ilerlemeye başladığında teklifimizin
kıymetinin anlaşılacağını ve herkesin söylediğimiz noktaya geleceğini tahmin
ediyor ve umuyoruz.
Süreç
başlarken vurgusu yapılan “iç cephenin tahkim edilmesi” için Kürt meselesinin
de hak ve adalet temelinde çözümü yolunda adımlar atılması gerekmektedir.
Bölgesel dinamikler ve tarihsel tecrübe bunu zorunlu kılmaktadır. Yüz yıldır
devam eden, ırkçı ve asimilasyoncu politikalarla yer yer kronikleşen Kürt
meselesinin çözümü ile “Terör ve şiddet sorununun” çözümünün birbirinden farklı
olduğu görülmeli ve buna göre gereken tedbirler alınmalıdır.
MEKKE ANLAŞMASI
Türkiye,
Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke’de bölgesel güvenlik ve savunma iş
birliğini güçlendirmeyi amaçlayan bir anlaşma imzalandı. Değişik vesileler ile İslam
ülkeleri arasında siyasi ittifakların, askerî ve ekonomik iş birliklerinin
kurulması ve kültürel dayanışmanın sağlanması gerektiğini dile getirdik. Bu
anlaşmanın, söz konusu çağrımızın sahada karşılık bulmasının ilk adımı olmasını
ümit ediyoruz. Bu bağlamda Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında
imzalanan Mekke Anlaşması, başta Filistin olmak üzere diğer İslam ülkelerini de
ittifaka dahil ederek soykırımcı siyonist israil’e karşı konumlanması
durumunda, bölgesel güvenlik açısından önemli ve stratejik bir girişim
olacaktır. Bu hedefe ulaşabilmek için öncelikle ümmetin birliğine yönelen asıl
tehditler cesaretle teşhis edilmeli ve bu tehditler karşısında güçlü bir
dayanışma içine girilmelidir. Mekke Anlaşması, dar bir güvenlik çerçevesinde
tutulmamalı; diğer bölge ülkelerini de kapsamalı ve güçlü bir bölgesel birliğe
dönüşmelidir.
Kurulacak
bu stratejik ittifakın birincil hedefi şu olmalıdır: Coğrafyamıza nifak
tohumları eken siyonizm uru bu topraklardan tamamen sökülüp atılmalıdır. İslam ülkeleri
arasındaki iş birlikleri sahada somut bir karşılığa dönüşmelidir; aksi hâlde
bir anlam taşımayacaktır. Bu doğrultuda Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan
arasında kurulan bu ittifak bir sınav alanıdır: Öncelikle Filistin’i siyonist
işgal rejimine karşı korumalı, Lübnan ve Suriye topraklarındaki işgalin kesin
bir dille sona erdirilmesini sağlamalı ve İran’a yönelik saldırılara karşı
kararlılıkla durmalıdır. Ayrıca bu mekanizma, sözde istikrar ve demokrasi
getirme iddiasıyla bölgede işgal politikaları yürüten emperyalist ABD’nin kirli
hesaplarının karşısında durmalıdır.
Diğer
taraftan coğrafyamız, kendi bünyesinde ciddi krizlerle de yüzleşmektedir. Suudi
Arabistan’ın Yemen’e uyguladığı abluka, Pakistan’ın Afganistan’a yönelik
saldırıları gerginliklere ve çatışmalara zemin oluşturmaktadır. Bu tabloda
İslam dünyasının kendi içindeki çatışma dinamikleri göz ardı edilemez. Her
fırsatta hatırlattığımız gibi kardeş halkları birbirine düşman eden bu
gerilimler, ancak köklü bir dayanışmayla sona erdirilebilir.
Böylesi
hassas bir denklemde Türkiye, dengeli ve basiretli bir politika izlemeli,
kardeş halkları karşı karşıya getiren gerilimlerde taraf olmamalıdır. Bunun
yerine adil, birleştirici bir rol üstlenmeli; dış müdahalelerden arındırılmış,
kuşatıcı bir bölgesel barışın öncüsü olmalıdır.
GAZZE BARIŞ KURULU SİYONİZMİN APARATI HALİNE
GELMİŞTİR
Kurulduğu
ilk günden bu yana siyonist rejimin işgal ve saldırılarına engel olamayan sözde
Gazze Barış Kurulu, gelinen noktada işgalin resmi muhafızlığına soyunmuştur.
Tarafsızlık iddiasında bulunan ülkeler ateşkese rağmen Gazze’deki insanlık dışı
ablukayı kıramamış, insanların beslenme, barınma ve güvenlik gibi en temel
ihtiyaçlarını karşılamanın önündeki engelleri kaldıramamıştır.
Filistinli
direniş grupları işgalcilerin çekilmesinden sonra silah bırakmayı kabul
etmişken, en baştan beri siyonist rejimin güdümünde hareket eden sözde Gazze
Barış Kurulu, çekilme şartı olarak silahların çekilmeden önce bırakılması
dayatmasını getirerek katil rejimin masadaki aparatı olduğunu bir kez daha
göstermiştir.
Sahada
Filistin halkının çelik iradesini kıramayan katil rejim, başından beri kendi
hizmetinde olan bu kurul eliyle masada zafer devşirmeye çalışmaktadır. Fas ve
Uganda gibi siyonist rejimin müttefiklerinin de "uluslararası güç"
adı altında sahaya sürülmesi, kurulun baştan beri yürütülen kirli senaryodaki
rolünü tescillemektedir.
10 Ekim’de
imzalanan sözde anlaşmadan bu yana tüm şartları çiğneyen, binlerce masum insanı
katleden siyonist vahşeti seyreden bu kurul, Filistin halkını korumaktan
acizdir.
Garantörlük
adı altında soykırımın finansörü Trump’ın oyununa ortak edilmek istenen ülkeler
başta olmak üzere 12 İslam ülkesi, terör rejimine hizmet eden bu mekanizmadan
derhal çekildiklerini açıklamalıdır. Türkiye, bu kurgusal yapıdan ayrıldığını
ilan ederek sürece öncülük etmeli ve Filistin’in meşru direnişinin yanında net
bir duruş sergilemelidir.
FAİZ BÜYÜYOR, MİLLETİN PAYI KÜÇÜLÜYOR
Hazine’nin
Ocak-Temmuz 2026 nakit gerçekleşmeleri, Türkiye ekonomisinde faiz ve
borçlanmaya dayalı yapının ağır maliyetini bir kez daha ortaya koymaktadır.
2026
yılının ilk yedi ayında Hazine’nin toplam geliri 9 trilyon 333 milyar TL
olurken, toplam gider 10 trilyon 791 milyar TL’ye ulaşmıştır. Aradaki 1 trilyon
454 milyar TL’lik nakit açığa karşılık 1 trilyon 125 milyar TL net borçlanma
yapılmıştır. Daha çarpıcı olan ise aynı dönemde 1 trilyon 755 milyar TL faiz
ödenmiş olmasıdır.
Bu kaynak
faiz ödemelerine ayrılmamış olsaydı; vatandaşın üzerindeki vergi yükü
azaltılabilir, çalışanların ücretlerinden yapılan kesintiler aşağı çekilebilir,
kira gelirleri üzerindeki vergi yükü yeniden düzenlenebilir; aynı kaynakla daha
fazla sosyal konut üretilebilir, tarıma ve hayvancılığa çok daha güçlü
destekler sağlanabilir, gençlerin istihdamını artıracak yatırımlar yapılabilir
ve eğitimden sağlığa kadar birçok alanda kamu hizmetlerinin kapasitesi
artırılabilirdi. Vatandaşlardan toplanan
vergilerin oluşturduğu kaynağın devasa bir bölümü üretime, yatırıma ve
toplumsal refaha dönüşmeden maalesef faiz ödemelerine aktarılmaktadır. Bu
durum, yalnızca faiz yükünü değil, aynı zamanda bütçenin kaynak üretme ve bu
kaynağı adil biçimde topluma dağıtma mekanizmasındaki yapısal bozulmayı da
ortaya koymaktadır.
Buna
karşılık faiz dışı denge 297,5 milyar TL fazla vermektedir. Dolayısıyla mesele
yalnızca bütçenin açık vermesi değildir; toplanan kaynağın kimin yükünü
taşıdığı ve kimin refahına dönüştüğü meselesidir. Devletin topladığı her kuruş
gelir, toplumun ortak emeğinin karşılığıdır. Mali düzen; borcu borçla çevirmeyi
değil, emeği değerli kılan, yükü adil dağıtan ve imkânları hakça paylaşan bir
sistem üzerine kurulmalıdır. Adalet, bütçenin verilerinde değil, o verilerin
milletin sofrasına, çarşısına, pazarına nasıl yansıdığıyla anlam kazanır.
HACI ADAYLARININ EKONOMİK YÜKÜ HAFİFLETİLSİN!
Bu yıl
kaydını güncelleyen ve ön kayıt yaptıran toplam 1 milyon 878 bin 46 kişinin
katıldığı hac kura çekimi geçtiğimiz ay gerçekleştirildi. Böylece 2027 yılı
için ülkemize ayrılan kontenjan doğrultusunda 84 bin 942 hacı adayı belirlendi.
Hac,
dinimizin en önemli farizalarından biri ve maddi imkânı bulunan Müslümanların
yerine getirmekle mükellef olduğu önemli bir ibadettir. Her yıl binlerce
vatandaşımız, hacı olabilmek için Diyanet İşleri Başkanlığına başvurarak kuraya
katılmaktadır.
Böylesine
ulvi bir ibadetin gerçekleştirilebilmesi, elbette büyük bir organizasyonu
gerektiriyor. Bu organizasyon da bilindiği üzere Diyanet İşleri Başkanlığı
tarafından yürütülmektedir. Emeği geçen herkese teşekkür ederken, vatandaşları
ekonomik açıdan zorlayan bazı hususlara da dikkat çekmek istiyoruz.
Özellikle
her yıl artan hac ücretleri kamuoyunun dikkatinden kaçmıyor. Hac ücretlerinin
döviz cinsinden belirlenmesine rağmen, döviz bazında her yıl yapılan olağan
dışı artışlar göze çarpmaktadır. Geçen yıl üçlü oda fiyatı 7.066 dolar iken bu
yıl 8.800 dolara, ikili oda fiyatı ise 7.930 dolardan 9.200 dolara
yükseltilmiştir. Üstelik daha uygun olan dört kişilik odalar bu yıl iptal
edilmiştir. Bu fiyatlar, normal servisli konaklama ücretleridir. Yakın mesafe
konaklama ise 13.000 dolar ile 35.000 dolar arasında olup dudak uçuklatacak
cinstendir.
Maliyetlerin
asgari düzeyde tutularak hac farizasının edası sağlanabilmelidir. Bu
doğrultuda, başta uçak bilet ücretleri olmak üzere vatandaşın yükünü azaltacak
daha hassas ve adil bir yaklaşım sergilenmelidir.
DİZİLERİN GENÇLERDE OLUŞTURDUĞU DEJENERASYON
Gençlik
dizisi adı altında sunulan birçok yapım, barındırdığı gayri ahlaki içeriklerle olumsuz
rol model oluşturarak toplumsal değerlerimizi zedelemekte ve geleceğimizi
tehdit etmektedir.
Bilimsel
araştırmalar, gençlerin diziler aracılığıyla olumsuz davranış ve değer
örneklerine yoğun biçimde maruz kaldığını göstermekte; özellikle ergenlik
döneminde bu mesajları eleştirel bir süzgeçten geçirmekte zorlandıklarını
ortaya koymaktadır. Gayriahlaki davranışların sürekli görünür ve sıradan hâle
getirilmesi, zamanla ahlaki sınırların aşınmasına ve yozlaşmanın
normalleşmesine yol açmaktadır. Diziler yalnızca eğlendirme aracı değil,
gençlerin davranışlarını, ilişkilerini ve değer yargılarını şekillendiren
araçlardır ve maalesef ifsat şebekelerinin elinde güçlü bir silaha dönüşmüştür.
Bu tablo
ortadayken, ekranlarda sürekli olarak hırsı, gösterişi ve ahlaki sınırları
zorlayan ilişkileri merkezine alan yapımlar “sadece kurgu” diyerek geçiştirilemez.
Gençlerimizin
zihni, reyting uğruna tüketilecek bir alan değildir. RTÜK, gençleri yozlaştıran
içeriklere karşı tavizsiz denetim uygulamalı; dizilere yön veren ve
gerektiğinde dur diyen bir denetim anlayışı hayata geçirilmelidir.
Mesele bir
diziden ibaret değil; göz göre göre bir neslin değer dünyasının tahrip edilmek istenmesidir.
Bu tahribata karşı artık dur denilmelidir.
CAMİLERİMİZDE AİLELERE YÖNELİK REHBERLİK
PROGRAMLARI DA DÜZENLENMELİDİR
Camiler
ibadet yeri olmakla birlikte insanların bir araya gelmesi, kaynaşması, iletişim
kurması ve yaratılış gayesini hatırlatması konusunda önemli bir misyona
sahiptir. Camilerimiz, ilimle, irfanla ve edeple manevi olarak bilinçlenmemizi
sağlayan huzur ve güvenin meclisleridir. Gençliğimizin bilinçli bir şekilde
yetişmesi ve memlekete faydalı olması açısından; okul, cami ve aile koordineli
çalışmalıdır. Bu bağlamda Diyanet İşleri
Başkanlığı bünyesindeki Kur’an Kursları büyük önem taşımaktadır. Ancak bu
süreci güçlendirmek adına, camilerimizde aileleri de bilinçlendirecek ve çocuk
eğitimi konusunda onlara rehberlik edecek programlar hızla hayata
geçirilmelidir.
Çocuğun ilk
ve sürekli eğitim ortamı olan aile, camilerde edinilen bilgi ve değerlerin
davranışa dönüşmesinde temel bir role sahiptir. Pedagojik açıdan verilen
eğitimin çocuk üzerinde kalıcı bir davranış oluşturabilmesi, evdeki yaşantıyla
desteklenmesini zorunlu kılmaktadır. Zira çocuk, teorik telkinlerden ziyade
ebeveynlerinin pratiğe döktükleri davranışları modelleme eğilimindedir. Bu nedenle
Kur’an kurslarının müfredatı ve etkinlik alanı, velileri de kapsayacak şekilde
genişletilmelidir. Haftalık veya periyodik aralıklarla ebeveyn seminerleri ve
rehberlik programları düzenlenmelidir.
