HALKIN OMZUNDAKİ VERGİ YÜKÜ ARTIYOR, FAİZ DÜZENİ AYNEN SÜRÜYOR
Plan ve Bütçe
Komisyonu’nda kabul edilen 36 maddelik yeni vergi düzenlemesi, ekonomik
sıkıntıların çözümünün yine vergi artışlarında arandığını ortaya koymuştur. KDV
istisnalarının daraltılması, kira gelirlerinde muafiyetin kaldırılması, tapu ve
araç işlemlerine yeni harçlar getirilmesi, halkın zaten azalan alım gücünü daha
da zayıflatacaktır. Emekli, esnaf ve dar gelirli kesimlerin sırtına yeni yükler
bindirilirken faize dayalı ekonomik düzen korunmakta, israf ve verimsizlik
alanlarına dokunulmamaktadır.
Türkiye’de vergi
sisteminin en büyük adaletsizliği, dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri
içindeki yüksek payıdır. Gelirine bakılmaksızın herkesin aynı oranda ödediği bu
vergiler, dar gelirliyi daha fazla etkilerken yüksek kazanç elde eden kesimleri
korumaktadır. Buna karşılık doğrudan vergilerde adalet sağlanamamakta; çok
kazananın daha fazla sorumluluk üstlenmesi yönündeki ilke hayata
geçirilememektedir.
Halkın sırtına yeni
yükler bindiren değil; adil paylaşımı, üretimi ve emeği merkeze alan bir
ekonomik düzen inşa edilmelidir. Kalıcı refah; faizi ve israfı ortadan
kaldıran, gelir adaletini, sosyal dengeyi ve insani kalkınmayı esas alan adalet
temelli bir vergi ve ekonomi politikasıyla mümkündür.
SUÇA
SÜRÜKLENEN ÇOCUKLAR HAKKINDA CEZA MEVZUATINDA YAPILABİLECEK DÜZENLEMELER
Çocukların
katıldığı ve bazıları infial uyandıran adli vakalardaki artış, toplumsal bir
sorun olarak kamuoyunun gündemindedir.
Sorunun çözümüne
yönelik yaklaşımlarda çocukların cezai sorumluluğu ve bununla ilgili olarak
ceza mevzuatında yapılması gereken değişiklikler ön plana çıkmıştır.
Çocuklarımızın,
başta aile ve eğitim sistemi olmak üzere tüm yapı ve dinamikleriyle toplumu
yansıttığı gerçeği karşısında; çocuklarımızı suça sürükleyen, teşvik eden şartlar bertaraf edilmeden sorunu
salt yasal düzenlemeler ve cezai yaptırımlar bağlamında değerlendirmenin
sağlıklı bir yaklaşım olmayacağı kanaatindeyiz. Bu noktada önleyici, onarıcı ve ıslah edici adalet anlayışını
önemsiyor ve önceliyoruz.
Bununla birlikte;
"suça sürüklenen çocuk" kavramına bile tepkisel yaklaşan toplumsal
hassasiyetin, toplumun adalet duygusunun tatmininin gerekliliğinin de
farkındayız. Yapılması gereken; toplumun adalet beklentisi, kamu güvenliği ve
huzuru ile çocuğun üstün yararı ve korunması arasındaki hassas dengeyi
sağlamaktır.
Bu minvalde ceza ve
infaz sisteminde:
Öldürme, yaralama, gasp, hırsızlık, uyuşturucu ticareti gibi bazı suçlarda 15-18
yaş aralığındaki çocuklara uygulanan ceza oranının artırılması,
Genellikle örgütsel
suçlarla bağlantılı işlenen bu suçlarda çocukları suça sürükleyen, azmettiren
kişilere ayrıca ceza verilmesi,
Çocuk ceza infaz
kurumlarının ve çocuk eğitim evlerinin ıslah ve eğitim fonksiyonlarını
artıracak düzenlemeler yapılması,
Sorunun çözümüne
katkı sağlayabilecektir.
HALKIMIZIN İNANÇ DEĞERLERİNE
DÜŞMANLIK KABUL EDİLEMEZ
Peygamber
Sevdalıları Vakfı tarafından bir süredir düzenlenen ve kamuoyunda büyük ilgiyle
karşılanan “Hayat Namazla Güzeldir” etkinliği, bu sene de büyük coşkuyla
gerçekleştirildi. Toplumu ayakta tutan manevi dinamiklerin canlı tutulması
açısından bu etkinliklerden toplumsal huzuru önemseyen herkes memnun olur. Ama
öyle görünüyor ki çatışmadan, kaostan ve şiddetten beslenen ve siyasetini bunun
üzerine bina edenler; güzel etkinliklerden, inanç değerlerinin toplumda görünür
olmasından ciddi biçimde rahatsız olmuşlardır.
Terör ve şiddeti
normal bir aktiviteymiş gibi sunan, sapkınlıkları normalleştirmeye çalışan ve
varlığını ancak şiddetin gölgesinde sürdürebilen malum tayfaya şunu hatırlatmak
isteriz: Müslüman halkın inanç değerleriyle buluşmasını “inanç istismarı”
olarak göstermek sadece densizlik değil aynı zamanda kimliksizliktir. Diyalog
ve sivil siyasetin konuşulduğu bir ortamda, “namaz ve tesettürü” “sokak şovu”
diye tanımlamak, meclis gündemine getirip bu hayırlı faaliyetlerde bulunanları
suçlamak insaf ve ahlak ile bağdaştırılamaz!
Şunu iyi bilin! Bu
yaptığınız hem İslami değerleri hedef almak hem de yeniden kutuplaştırıcı
siyasetin kapılarını açmak anlamına geldiği için barış ile ilgili söyleminizde
de samimiyet testinden başarısız olduğunuzu göstermektedir. Halkımız şiddeti
değil barışı; ikircikli tavırları değil
samimiyeti; sapkınlıkları değil, güçlü ve huzurlu aileyi talep etmektedir.
HÜDA PAR olarak
şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da halkımızın inanç, gelenek ve
tarihiyle olan güçlü bağlarına saygı duyduğumuzu ve bu yolda yapılan hayırlı
hizmetleri destekleyeceğimizi ifade ediyoruz.
ZİNCİR MARKETLERDE ÇALIŞTIRILAN İŞÇİLERİN AĞIR İŞ
ŞARTLARI
Gelişen teknoloji,
hızla artan sanayileşme ve talebin yükselmesi, zincir marketlerin sayısını
artırmıştır. Ancak zincir marketlerde çalışan işçilerin, diğer sektör
çalışanlarına göre hem bedensel hem de psikolojik olarak daha fazla yıprandığı
artık herkesin malumudur. Yoğun iş temposu ve uzun mesai saatleri nedeniyle bu
işçilerde çeşitli sağlık sorunları ve uyku bozuklukları sıkça görülmektedir.
Çoğu asgari ücret le ya da daha düşük ücretlerle çalışan personel, geçim
sıkıntısı yüzünden iş güvenliği yetersizliği bulunan ortamlarda çalışmakta,
zaman zaman iş kazalarına maruz kalmakta ve psikolojik baskıya uğramaktadır.
Az sayıda
personelle işleri yürütmeye çalışan zincir marketlerde, işçilerin günlük
çalışma süresi 12 saati bulmakta, isçiler bayram izinlerinden yeterince
faydalanamamakta, bir sandalyeden bile mahrum bırakılarak bir kaç dakikalığına
dahi olsa dinlenme hakları ellerinden alınmaktadır.
Bir yerde zulüm
varsa, devletin bu zulmü ortadan kaldırmak için irade göstermesi şarttır; aksi
halde adaletten söz edilemez. Bu nedenle zincir marketlerin çalışma şartları ve
mesai düzenleri titizlikle denetlenmeli, ağır iş yükü, uzun mesailer ve izin ihlalleri
önlenmelidir. İşçi haklarına ilişkin yasal düzenlemeler yeniden ele alınmalı ve
daha adil bir şekilde düzenlenmelidir.
ÇOCUK İŞÇİLİĞİ VE İŞ KAZALARI
TÜİK’in 2024
verilerine göre Türkiye’de 15-17 yaş grubundaki çocukların işgücüne katılma
oranı %24,9’dur. Bu oran erkeklerde %35,6, kızlarda ise %13,7’dir. Ayrıca
TÜİK’in 2019 Çalışan Çocuklar Araştırması’na göre 5-17 yaş grubundaki çalışan
çocukların oranı %4,4’tür. Bu veriler, pek çok çocuğun eğitim çağında çalışma
hayatına girdiğini göstermektedir.
Çocuk işçiliği;
ekonomik yetersizlikler, ailelerin geçim sıkıntısı ve eğitime erişimdeki
eşitsizlikler nedeniyle artmaktadır. Özellikle tarım ve sanayi sektörlerinde
çocuklar düşük ücretlerle, uzun saatler ve güvencesiz şartlarda
çalıştırılmaktadır. Bu durum hem fiziksel hem ruhsal gelişimlerini olumsuz
etkilemekte, eğitim haklarını ellerinden almaktadır. Bu olumsuz sonuçlardan en
acı vereni ise kimi zaman çocuklarımızın iş kazaları sebebiyle hayatlarını
kaybetmesidir.
2025 İSİG Çocuk
İşçiliği Raporu’na göre son 12 yılda en az 770 çocuk işçi, çalışırken hayatını
kaybetti ve bunların 261’i henüz daha 5 ila 14 yaş arasındaydı. Yine söz konusu
verilere göre her yıl yaklaşık 60-70 çocuk işçi, iş kazalarında hayatını
kaybetti.
Çocuk işçiliğinin
önlenmesi için denetimler sıklaştırılmalı, ailelere ekonomik destek sağlanmalı
ve okul terki azaltılmalıdır. Çocukların yaşlarına uygun mesleki eğitim
programları teşvik edilmeli; zorla ve yasa dışı çalıştırılmalarına karşı
caydırıcı yaptırımlar uygulanmalıdır. Çocuklar ülkenin geleceğidir; onların
eğitimden koparılması toplumsal bir kayıptır. Her çocuğun güvenli, sağlıklı ve
umut dolu bir geleceğe sahip olması, adil ve sürdürülebilir bir toplumun temel
şartıdır.
CİZRE
BARAJI SADECE ENERJİ ARZINA DEĞİL, KALKINMAYA HİZMET ETMELİDİR
İklim
değişikliğinin etkileriyle su kaynaklarının azaldığı günümüzde, yeni su
yapılarının hem enerji üretimi hem de sulama amacıyla bütüncül biçimde
planlanması büyük önem taşımaktadır. Bu çerçevede inşaatına başlanacak olan
Cizre Barajı, yalnızca enerji üretimi yönüyle değil, Cizre Ovası’nın sulanması
açısından da stratejik bir öneme sahiptir. Verimli toprak yapısı, uygun iklim
koşulları ve geniş tarım potansiyeliyle Cizre Ovası, tarımsal üretim için büyük
bir değerdir. Ancak mevcut durumda sulama altyapısının yetersizliği nedeniyle
bu imkânlar tam anlamıyla değerlendirilememektedir.
Bölge halkının en
büyük endişesi, geçmişteki örneklerde olduğu gibi, baraj projelerinin enerji
üretim kısmı hızla tamamlanırken sulama altyapısının yıllarca gecikmesidir.
Nitekim GAP projesinde de benzer bir durum yaşanmış; projenin enerji üretimi
ile ilgili kısmı tamamlanarak devreye alınmış, sulama kanalları ve dağıtım
altyapısı ise zamana bırakılmıştır.
Bugün bölgede
çiftçilerin en büyük mali yükü, suların çekilmesiyle derin kuyulardan
elektrikle su temin etmenin yüksek maliyetidir. Bu yöntem, yüksek elektrik
maliyetleri nedeniyle tarımsal üretimi sürdürülemez hale getirmiştir. Elektrik
giderleri çoğu zaman mahsul gelirine denk düşmekte; çiftçiler, alın terinin
karşılığını alamamaktadır. Bu tablo, Cizre Barajı’nın enerji üretimiyle sınırlı
kalmaması; barajın tamamlanmasıyla eş zamanlı olarak sulama altyapısının da
devreye alınması gerektiğini açıkça göstermektedir. Aksi takdirde proje amacına
ulaşamayacak, bölge halkı hayal kırıklığına uğrayacaktır.
Cizre Barajı
yalnızca bir enerji projesi değil; aynı zamanda bir tarım, istihdam ve kalkınma
projesi olarak görülmelidir. Bu hedef doğrultusunda, barajdan ovaya su
aktarımına ilişkin bütün altyapı sistemleri hızla tamamlanmalı; bölge
çiftçisinin alın teri ve üretimi, sürdürülebilir ve adil bir kalkınmanın temeli
haline getirilmelidir.
SİYONİSTLERİN GAZZE’Yİ İKİYE BÖLME PLANI
ABD ve siyonist
terör rejimi tarafından Gazze’ye yönelik planlanan yeni yapılanma; insani
yardımları siyasi şarta bağlayan, bölgeyi fiilen ikiye ayıran ve Gazze halkını
toplu cezalandırmaya maruz bırakan sömürgeci bir projedir. Söz konusu plan,
açıkça bir yeniden işgal hamlesidir. Gazze’nin bir bölümü tamamen işgalci
güçlerin denetimine alınırken, Filistinli direniş gruplarının hâkim olduğu
kesimlerde yardımlar ve yeniden imar faaliyetleri, “silahsızlanma” ve
“yönetimden çekilme” şartına bağlanmaktadır. Bu, barış değil; şantaj, dayatma
ve halkı teslim almaya yönelik bir saldırıdır.
On yıllardır abluka
altında yaşam mücadelesi veren Gazze halkına, şimdi bir kez daha açlıkla,
susuzlukla ve siyasi baskıyla diz çöktürülmek istenmektedir.
Üstelik siyonist
terör rejimi, “ateşkes” adını taşıyan her anlaşmayı kendi lehine bir manevra
alanına çevirmiştir. Yine aynı senaryo tekrarlanmış, ateşkes bahanesiyle
verilen sözler bir kez daha ihlal edilmiştir. Son saldırılarda, siyonist işgal
rejimi en az 100 masum Gazzeliyi katlederek Gazze’de işgal ettiği alanı
genişleteceğini ilan etmiştir.
Sözde ateşkes
planının mimarı ABD ise işgal rejiminin yaptığı son saldırıları Refah’ta bir
siyonist askerin öldürülmesine “misilleme” olarak yapıldığını söyleyerek bu
vahşeti meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Bu tablo karşısında, arabulucu ülkelerin
utanç verici sessizliği tarihe kara bir leke olarak geçecektir. Ne savaşta ne de sözde barışta Filistin halkının
haklarını korumayı başaramamışlardır. Siyonist rejim, istediği an ateşkesi
bozup saldırabilirken; buna karşı caydırıcı hiçbir adım atılmaması siyonistlerin
ihlallerini daha da cüretkâr hale getirecektir.
Arabulucu ülkeler,
artık kınama mesajlarıyla değil, fiili ve bağlayıcı adımlarla sorumluluklarını
yerine getirmelidir. Siyonistlerin her seferinde kanla büyüttüğü bu işgalin
önüne geçmek için caydırıcı bir baskı uygulanmalı, işgal ordusu derhal
durdurulmalıdır.
Ateşkese rağmen
Gazze’de, Batı Şeria’da işgal devam etmektedir. Siyonist işgal rejimini
ateşkese zorlayan kamuoyu baskısı olmuştur. Bu nedenle 7 Ekim Aksa Tufanı’ndan
bugüne meydanları dolduran vicdan sahibi insanlar, ablukayı kırmak adına Sumud
Filosu ve Özgürlük Filosu gibi teşebbüslerle tekrar harekete geçmelidir.
SUDAN İÇ SAVAŞI
Sudan’da ordu ile
paramiliter Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasında patlak veren iç savaş,
üçüncü yılına girerken ülkeyi çok boyutlu bir felakete sürüklemiştir. Savaşın
başından bu yana on binlerce insan hayatını kaybetmiş, 12 milyondan fazla kişi
yerinden edilmiş, 30 milyondan fazla kişi ise gıda yardımına muhtaç hale
gelmiştir. Ülke ekonomisi çökmüş, temel altyapılar işlevsiz hale gelmiş, halk
çaresizliğe terk edilmiştir.
Dış güçler adına
vekâlet savaşı yürüten HDK’nin geçtiğimiz günlerde ele geçirdiği El-Faşir’de
sivillere yönelik saldırıları, kentte yaşanan katliamlar ve uyguladığı kuşatma
politikası, açık bir savaş suçu boyutuna ulaşmıştır. Kentteki yüz binlerce
sivil, HDK’nin insani yardımları engellemesi ve bölgeye yönelik ablukası
nedeniyle açlık ve susuzlukla karşı karşıyadır.
Savaşın uzaması,
yalnızca iki paralel hükümet sorunu oluşturmakla kalmamakta, aynı zamanda
Libya’da olduğu gibi uzun süreli bir istikrarsızlık ve savaş baronlarının
ülkenin kaynaklarını tükettiği bir kaos ortamını da beraberinde getirmektedir.
Petrol ve altın gibi zengin doğal kaynaklar, halkın refahı için değil, dış
güçlerin desteğiyle tarafların güç savaşı için araç haline getirilmiştir.
Bu noktada
uluslararası toplum ve bölgesel aktörler, özellikle de İslam dünyası, artık
sessizliğini bozmalıdır. Gazze için bahaneler üretenler, Sudan’da yaşanan bu
vahşet karşısında susmamalıdır. HDK’nin saldırıları, abluka ve aç bırakma
politikaları derhal durdurulmalı, bu örgüte verilen her türlü dış destek
kesilmelidir.
İslam ülkeleri, Sudan halkının maruz kaldığı bu insanlık dışı saldırılar karşısında acil şekilde harekete geçmeli; insani yardımların ulaştırılması, ablukanın kaldırılması ve sivillerin korunması için somut adımlar atmalıdır.
