Haftalık Gündem Değerlendirmemiz-29 Ekim 2025

HALKIN OMZUNDAKİ VERGİ YÜKÜ ARTIYOR, FAİZ DÜZENİ AYNEN SÜRÜYOR

Plan ve Bütçe Komisyonu’nda kabul edilen 36 maddelik yeni vergi düzenlemesi, ekonomik sıkıntıların çözümünün yine vergi artışlarında arandığını ortaya koymuştur. KDV istisnalarının daraltılması, kira gelirlerinde muafiyetin kaldırılması, tapu ve araç işlemlerine yeni harçlar getirilmesi, halkın zaten azalan alım gücünü daha da zayıflatacaktır. Emekli, esnaf ve dar gelirli kesimlerin sırtına yeni yükler bindirilirken faize dayalı ekonomik düzen korunmakta, israf ve verimsizlik alanlarına dokunulmamaktadır.

Türkiye’de vergi sisteminin en büyük adaletsizliği, dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki yüksek payıdır. Gelirine bakılmaksızın herkesin aynı oranda ödediği bu vergiler, dar gelirliyi daha fazla etkilerken yüksek kazanç elde eden kesimleri korumaktadır. Buna karşılık doğrudan vergilerde adalet sağlanamamakta; çok kazananın daha fazla sorumluluk üstlenmesi yönündeki ilke hayata geçirilememektedir.

Halkın sırtına yeni yükler bindiren değil; adil paylaşımı, üretimi ve emeği merkeze alan bir ekonomik düzen inşa edilmelidir. Kalıcı refah; faizi ve israfı ortadan kaldıran, gelir adaletini, sosyal dengeyi ve insani kalkınmayı esas alan adalet temelli bir vergi ve ekonomi politikasıyla mümkündür.

 

SUÇA SÜRÜKLENEN ÇOCUKLAR HAKKINDA CEZA MEVZUATINDA YAPILABİLECEK DÜZENLEMELER

Çocukların katıldığı ve bazıları infial uyandıran adli vakalardaki artış, toplumsal bir sorun olarak kamuoyunun gündemindedir.

Sorunun çözümüne yönelik yaklaşımlarda çocukların cezai sorumluluğu ve bununla ilgili olarak ceza mevzuatında yapılması gereken değişiklikler ön plana çıkmıştır.

Çocuklarımızın, başta aile ve eğitim sistemi olmak üzere tüm yapı ve dinamikleriyle toplumu yansıttığı gerçeği karşısında; çocuklarımızı suça sürükleyen,  teşvik eden şartlar bertaraf edilmeden sorunu salt yasal düzenlemeler ve cezai yaptırımlar bağlamında değerlendirmenin sağlıklı bir yaklaşım olmayacağı kanaatindeyiz. Bu noktada önleyici,  onarıcı ve ıslah edici adalet anlayışını önemsiyor ve önceliyoruz.

Bununla birlikte; "suça sürüklenen çocuk" kavramına bile tepkisel yaklaşan toplumsal hassasiyetin, toplumun adalet duygusunun tatmininin gerekliliğinin de farkındayız. Yapılması gereken; toplumun adalet beklentisi, kamu güvenliği ve huzuru ile çocuğun üstün yararı ve korunması arasındaki hassas dengeyi sağlamaktır.

Bu minvalde ceza ve infaz sisteminde:

Öldürme,  yaralama, gasp, hırsızlık,  uyuşturucu ticareti gibi bazı suçlarda 15-18 yaş aralığındaki çocuklara uygulanan ceza oranının artırılması,

Genellikle örgütsel suçlarla bağlantılı işlenen bu suçlarda çocukları suça sürükleyen, azmettiren kişilere ayrıca ceza verilmesi,

Çocuk ceza infaz kurumlarının ve çocuk eğitim evlerinin ıslah ve eğitim fonksiyonlarını artıracak düzenlemeler yapılması,

Sorunun çözümüne katkı sağlayabilecektir.

 

HALKIMIZIN İNANÇ DEĞERLERİNE DÜŞMANLIK KABUL EDİLEMEZ

Peygamber Sevdalıları Vakfı tarafından bir süredir düzenlenen ve kamuoyunda büyük ilgiyle karşılanan “Hayat Namazla Güzeldir” etkinliği, bu sene de büyük coşkuyla gerçekleştirildi. Toplumu ayakta tutan manevi dinamiklerin canlı tutulması açısından bu etkinliklerden toplumsal huzuru önemseyen herkes memnun olur. Ama öyle görünüyor ki çatışmadan, kaostan ve şiddetten beslenen ve siyasetini bunun üzerine bina edenler; güzel etkinliklerden, inanç değerlerinin toplumda görünür olmasından ciddi biçimde rahatsız olmuşlardır.

Terör ve şiddeti normal bir aktiviteymiş gibi sunan, sapkınlıkları normalleştirmeye çalışan ve varlığını ancak şiddetin gölgesinde sürdürebilen malum tayfaya şunu hatırlatmak isteriz: Müslüman halkın inanç değerleriyle buluşmasını “inanç istismarı” olarak göstermek sadece densizlik değil aynı zamanda kimliksizliktir. Diyalog ve sivil siyasetin konuşulduğu bir ortamda, “namaz ve tesettürü” “sokak şovu” diye tanımlamak, meclis gündemine getirip bu hayırlı faaliyetlerde bulunanları suçlamak insaf ve ahlak ile bağdaştırılamaz!

Şunu iyi bilin! Bu yaptığınız hem İslami değerleri hedef almak hem de yeniden kutuplaştırıcı siyasetin kapılarını açmak anlamına geldiği için barış ile ilgili söyleminizde de samimiyet testinden başarısız olduğunuzu göstermektedir. Halkımız şiddeti değil barışı;  ikircikli tavırları değil samimiyeti; sapkınlıkları değil, güçlü ve huzurlu aileyi talep etmektedir.

HÜDA PAR olarak şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da halkımızın inanç, gelenek ve tarihiyle olan güçlü bağlarına saygı duyduğumuzu ve bu yolda yapılan hayırlı hizmetleri destekleyeceğimizi ifade ediyoruz.

 

ZİNCİR MARKETLERDE ÇALIŞTIRILAN İŞÇİLERİN AĞIR İŞ ŞARTLARI

Gelişen teknoloji, hızla artan sanayileşme ve talebin yükselmesi, zincir marketlerin sayısını artırmıştır. Ancak zincir marketlerde çalışan işçilerin, diğer sektör çalışanlarına göre hem bedensel hem de psikolojik olarak daha fazla yıprandığı artık herkesin malumudur. Yoğun iş temposu ve uzun mesai saatleri nedeniyle bu işçilerde çeşitli sağlık sorunları ve uyku bozuklukları sıkça görülmektedir. Çoğu asgari ücret le ya da daha düşük ücretlerle çalışan personel, geçim sıkıntısı yüzünden iş güvenliği yetersizliği bulunan ortamlarda çalışmakta, zaman zaman iş kazalarına maruz kalmakta ve psikolojik baskıya uğramaktadır.

Az sayıda personelle işleri yürütmeye çalışan zincir marketlerde, işçilerin günlük çalışma süresi 12 saati bulmakta, isçiler bayram izinlerinden yeterince faydalanamamakta, bir sandalyeden bile mahrum bırakılarak bir kaç dakikalığına dahi olsa dinlenme hakları ellerinden alınmaktadır.

Bir yerde zulüm varsa, devletin bu zulmü ortadan kaldırmak için irade göstermesi şarttır; aksi halde adaletten söz edilemez. Bu nedenle zincir marketlerin çalışma şartları ve mesai düzenleri titizlikle denetlenmeli, ağır iş yükü, uzun mesailer ve izin ihlalleri önlenmelidir. İşçi haklarına ilişkin yasal düzenlemeler yeniden ele alınmalı ve daha adil bir şekilde düzenlenmelidir.

 

ÇOCUK İŞÇİLİĞİ VE İŞ KAZALARI

TÜİK’in 2024 verilerine göre Türkiye’de 15-17 yaş grubundaki çocukların işgücüne katılma oranı %24,9’dur. Bu oran erkeklerde %35,6, kızlarda ise %13,7’dir. Ayrıca TÜİK’in 2019 Çalışan Çocuklar Araştırması’na göre 5-17 yaş grubundaki çalışan çocukların oranı %4,4’tür. Bu veriler, pek çok çocuğun eğitim çağında çalışma hayatına girdiğini göstermektedir.

Çocuk işçiliği; ekonomik yetersizlikler, ailelerin geçim sıkıntısı ve eğitime erişimdeki eşitsizlikler nedeniyle artmaktadır. Özellikle tarım ve sanayi sektörlerinde çocuklar düşük ücretlerle, uzun saatler ve güvencesiz şartlarda çalıştırılmaktadır. Bu durum hem fiziksel hem ruhsal gelişimlerini olumsuz etkilemekte, eğitim haklarını ellerinden almaktadır. Bu olumsuz sonuçlardan en acı vereni ise kimi zaman çocuklarımızın iş kazaları sebebiyle hayatlarını kaybetmesidir.

2025 İSİG Çocuk İşçiliği Raporu’na göre son 12 yılda en az 770 çocuk işçi, çalışırken hayatını kaybetti ve bunların 261’i henüz daha 5 ila 14 yaş arasındaydı. Yine söz konusu verilere göre her yıl yaklaşık 60-70 çocuk işçi, iş kazalarında hayatını kaybetti.

Çocuk işçiliğinin önlenmesi için denetimler sıklaştırılmalı, ailelere ekonomik destek sağlanmalı ve okul terki azaltılmalıdır. Çocukların yaşlarına uygun mesleki eğitim programları teşvik edilmeli; zorla ve yasa dışı çalıştırılmalarına karşı caydırıcı yaptırımlar uygulanmalıdır. Çocuklar ülkenin geleceğidir; onların eğitimden koparılması toplumsal bir kayıptır. Her çocuğun güvenli, sağlıklı ve umut dolu bir geleceğe sahip olması, adil ve sürdürülebilir bir toplumun temel şartıdır.

 

CİZRE BARAJI SADECE ENERJİ ARZINA DEĞİL, KALKINMAYA HİZMET ETMELİDİR

İklim değişikliğinin etkileriyle su kaynaklarının azaldığı günümüzde, yeni su yapılarının hem enerji üretimi hem de sulama amacıyla bütüncül biçimde planlanması büyük önem taşımaktadır. Bu çerçevede inşaatına başlanacak olan Cizre Barajı, yalnızca enerji üretimi yönüyle değil, Cizre Ovası’nın sulanması açısından da stratejik bir öneme sahiptir. Verimli toprak yapısı, uygun iklim koşulları ve geniş tarım potansiyeliyle Cizre Ovası, tarımsal üretim için büyük bir değerdir. Ancak mevcut durumda sulama altyapısının yetersizliği nedeniyle bu imkânlar tam anlamıyla değerlendirilememektedir.

Bölge halkının en büyük endişesi, geçmişteki örneklerde olduğu gibi, baraj projelerinin enerji üretim kısmı hızla tamamlanırken sulama altyapısının yıllarca gecikmesidir. Nitekim GAP projesinde de benzer bir durum yaşanmış; projenin enerji üretimi ile ilgili kısmı tamamlanarak devreye alınmış, sulama kanalları ve dağıtım altyapısı ise zamana bırakılmıştır.

Bugün bölgede çiftçilerin en büyük mali yükü, suların çekilmesiyle derin kuyulardan elektrikle su temin etmenin yüksek maliyetidir. Bu yöntem, yüksek elektrik maliyetleri nedeniyle tarımsal üretimi sürdürülemez hale getirmiştir. Elektrik giderleri çoğu zaman mahsul gelirine denk düşmekte; çiftçiler, alın terinin karşılığını alamamaktadır. Bu tablo, Cizre Barajı’nın enerji üretimiyle sınırlı kalmaması; barajın tamamlanmasıyla eş zamanlı olarak sulama altyapısının da devreye alınması gerektiğini açıkça göstermektedir. Aksi takdirde proje amacına ulaşamayacak, bölge halkı hayal kırıklığına uğrayacaktır.

Cizre Barajı yalnızca bir enerji projesi değil; aynı zamanda bir tarım, istihdam ve kalkınma projesi olarak görülmelidir. Bu hedef doğrultusunda, barajdan ovaya su aktarımına ilişkin bütün altyapı sistemleri hızla tamamlanmalı; bölge çiftçisinin alın teri ve üretimi, sürdürülebilir ve adil bir kalkınmanın temeli haline getirilmelidir.

 

 

SİYONİSTLERİN GAZZE’Yİ İKİYE BÖLME PLANI

ABD ve siyonist terör rejimi tarafından Gazze’ye yönelik planlanan yeni yapılanma; insani yardımları siyasi şarta bağlayan, bölgeyi fiilen ikiye ayıran ve Gazze halkını toplu cezalandırmaya maruz bırakan sömürgeci bir projedir. Söz konusu plan, açıkça bir yeniden işgal hamlesidir. Gazze’nin bir bölümü tamamen işgalci güçlerin denetimine alınırken, Filistinli direniş gruplarının hâkim olduğu kesimlerde yardımlar ve yeniden imar faaliyetleri, “silahsızlanma” ve “yönetimden çekilme” şartına bağlanmaktadır. Bu, barış değil; şantaj, dayatma ve halkı teslim almaya yönelik bir saldırıdır.

On yıllardır abluka altında yaşam mücadelesi veren Gazze halkına, şimdi bir kez daha açlıkla, susuzlukla ve siyasi baskıyla diz çöktürülmek istenmektedir.

Üstelik siyonist terör rejimi, “ateşkes” adını taşıyan her anlaşmayı kendi lehine bir manevra alanına çevirmiştir. Yine aynı senaryo tekrarlanmış, ateşkes bahanesiyle verilen sözler bir kez daha ihlal edilmiştir. Son saldırılarda, siyonist işgal rejimi en az 100 masum Gazzeliyi katlederek Gazze’de işgal ettiği alanı genişleteceğini ilan etmiştir.

Sözde ateşkes planının mimarı ABD ise işgal rejiminin yaptığı son saldırıları Refah’ta bir siyonist askerin öldürülmesine “misilleme” olarak yapıldığını söyleyerek bu vahşeti meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Bu tablo karşısında, arabulucu ülkelerin utanç verici sessizliği tarihe kara bir leke olarak geçecektir.  Ne savaşta ne de sözde barışta Filistin halkının haklarını korumayı başaramamışlardır. Siyonist rejim, istediği an ateşkesi bozup saldırabilirken; buna karşı caydırıcı hiçbir adım atılmaması siyonistlerin ihlallerini daha da cüretkâr hale getirecektir.

Arabulucu ülkeler, artık kınama mesajlarıyla değil, fiili ve bağlayıcı adımlarla sorumluluklarını yerine getirmelidir. Siyonistlerin her seferinde kanla büyüttüğü bu işgalin önüne geçmek için caydırıcı bir baskı uygulanmalı, işgal ordusu derhal durdurulmalıdır.

Ateşkese rağmen Gazze’de, Batı Şeria’da işgal devam etmektedir. Siyonist işgal rejimini ateşkese zorlayan kamuoyu baskısı olmuştur. Bu nedenle 7 Ekim Aksa Tufanı’ndan bugüne meydanları dolduran vicdan sahibi insanlar, ablukayı kırmak adına Sumud Filosu ve Özgürlük Filosu gibi teşebbüslerle tekrar harekete geçmelidir.

 

SUDAN İÇ SAVAŞI

Sudan’da ordu ile paramiliter Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasında patlak veren iç savaş, üçüncü yılına girerken ülkeyi çok boyutlu bir felakete sürüklemiştir. Savaşın başından bu yana on binlerce insan hayatını kaybetmiş, 12 milyondan fazla kişi yerinden edilmiş, 30 milyondan fazla kişi ise gıda yardımına muhtaç hale gelmiştir. Ülke ekonomisi çökmüş, temel altyapılar işlevsiz hale gelmiş, halk çaresizliğe terk edilmiştir.

Dış güçler adına vekâlet savaşı yürüten HDK’nin geçtiğimiz günlerde ele geçirdiği El-Faşir’de sivillere yönelik saldırıları, kentte yaşanan katliamlar ve uyguladığı kuşatma politikası, açık bir savaş suçu boyutuna ulaşmıştır. Kentteki yüz binlerce sivil, HDK’nin insani yardımları engellemesi ve bölgeye yönelik ablukası nedeniyle açlık ve susuzlukla karşı karşıyadır.

Savaşın uzaması, yalnızca iki paralel hükümet sorunu oluşturmakla kalmamakta, aynı zamanda Libya’da olduğu gibi uzun süreli bir istikrarsızlık ve savaş baronlarının ülkenin kaynaklarını tükettiği bir kaos ortamını da beraberinde getirmektedir. Petrol ve altın gibi zengin doğal kaynaklar, halkın refahı için değil, dış güçlerin desteğiyle tarafların güç savaşı için araç haline getirilmiştir.

Bu noktada uluslararası toplum ve bölgesel aktörler, özellikle de İslam dünyası, artık sessizliğini bozmalıdır. Gazze için bahaneler üretenler, Sudan’da yaşanan bu vahşet karşısında susmamalıdır. HDK’nin saldırıları, abluka ve aç bırakma politikaları derhal durdurulmalı, bu örgüte verilen her türlü dış destek kesilmelidir.

İslam ülkeleri, Sudan halkının maruz kaldığı bu insanlık dışı saldırılar karşısında acil şekilde harekete geçmeli; insani yardımların ulaştırılması, ablukanın kaldırılması ve sivillerin korunması için somut adımlar atmalıdır.

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.