ENERJİ POLİTİKALARINDA ÖNCELİK İNSAN OLMALI
Havaların
soğumasıyla birlikte meskenlerde ve iş yerlerinde artan enerji ihtiyacı,
doğalgaz ve elektrik faturalarını yeniden halkın gündemine taşımıştır. Enerji
Bakanı Alparslan Bayraktar’ın ocak ayında zam yapılmayacağına dair açıklaması
elbette ki sevindiricidir; ancak yıl içinde enflasyon hedefleri doğrultusunda
gündeme gelebilecek fiyat ayarlamaları ve doğalgazda kademeli destek modeline
geçileceğinin duyurulması, vatandaşlarımızda haklı bir endişe oluşturmuştur.
Devlet desteğinin
belirli tüketim sınırlarının üzerinde kalan abonelerden çekilmesi; geniş
aileleri, küçük esnafı, daha soğuk bölgelerde yaşayan ve ısınmak için daha
fazla doğal gaz kullanmak zorunda olan dar gelirli haneleri destek dışında
bırakarak mağdur edecektir. Bu uygulama, sosyal devlet anlayışıyla da
bağdaşmaz. Çünkü enerji bir lüks değil, insanca yaşamanın asgari şartıdır.
Enerji gibi temel
ihtiyaçlarda, devlet daha fazla sorumluluk üstlenerek destek mekanizmalarını
güçlendirmelidir. Kademeli destek yerine; gelir seviyesi, ailedeki birey
sayısı, mevsimsel ve coğrafi şartlar esas alınarak, insanı merkeze alan ve
sosyal adaleti gözeten bir fiyatlandırma modeli gereklidir.
ASİSTAN
HEKİMLİKTE UZUN NÖBETLER ‘DOKTOR’U DA ‘HASTA’ EDİYOR!
Asistan hekimlik,
tıpta uzmanlık eğitiminin temel aşaması olmasına rağmen Türkiye’de çoğu zaman
en ağır ve sürdürülemez çalışma şartlarıyla gündeme gelmektedir. Yasal
düzenlemelerde haftalık çalışma süresi sınırlı tutulsa da uygulamada asistan
hekimler, uzun nöbetler ve yoğun iş yükü nedeniyle bu sınırların oldukça
üzerinde çalışmaktadırlar. Mevzuatta haftalık 40–48 saat olarak belirlenen
çalışma süresine rağmen fiiliyatta 60–80 saate varan yoğun bir çalışma temposu
içinde görev yapmaktadırlar. Bu durum, genç hekimlerde kronik yorgunluk,
mesleki motivasyon kaybı ve mesleki yabancılaşmaya yol açmaktadır.
Uzun ve düzensiz
çalışma saatleri yalnızca hekimlerin hayat kalitesini değil, hasta güvenliğini
de doğrudan etkilemektedir. Yorgunlukla yapılan tıbbi müdahaleler, hata riskini
artırmakta; sağlık hizmetinin niteliğini zayıflatmaktadır. Öte yandan asistanların
eğitim faaliyetleri yoğun iş temposu içinde ikinci plana itilmekte; uzmanlık
eğitiminin içeriği daralmaktadır.
Sorunun çözümü
nöbet sürelerinin sınırlandırılması, nöbet sonrası zorunlu izin uygulamasının
etkinleştirilmesi, nöbet sürelerinin makul seviyelere çekilmesi, denetim
mekanizmalarının güçlendirilmesi, hekim ve yardımcı personel istihdamının
artırılması ve asistanlık sisteminde eğitim öncelikli bir modelin
güçlendirilmesi gerekir. Bu adımlar, sağlık sisteminin sürdürülebilirliği
açısından da önem taşımaktadır.
Asistan hekimlikte
uzun nöbetler ‘doktor’u da ‘hasta’ ediyor!
ÖĞRENCİ AFFI
Kapsamlı öğrenci
affı ile ilgili olarak 17 Ocak 2025 tarihinde Meclis’e sunduğumuz kanun
teklifimiz, 21 Ocak 2025 tarihinde Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor
Komisyonu’na ulaşmış; ancak komisyonda görüşülmediği için doğrudan Genel
Kurul’a gelmesi amacıyla Meclis Başkanlığına daha önce önergemizi sunmuştuk.
Sağlık sorunları,
ailevi ve psikolojik problemler, Covid-19 pandemisi, 6 Şubat depremleri ve
benzeri nedenlerle eğitim süreleri dolan, kayıt hakkı kazandığı hâlde kayıt
yaptıramayan ya da çeşitli sebeplerle üniversiteyle ilişiği kesilen yüz
binlerce gencimiz ciddi mağduriyet yaşamaktadır.
Bu affın çıkması
gerektiğini daha önce defalarca dile getirdik. Ancak bugüne kadar herhangi bir
adım atılmamış olması gençlerimizi derinden üzmekte ve umutlarını kırmaktadır.
Bir kez daha hatırlatıyoruz: Öğrenci affı için yarını beklemek bile geçtir. Gençlerimizin
üniversitelerine dönebilmeleri için bu düzenleme derhal hayata geçirilmelidir.
Öğrenci affı sadece
idari bir işlem değildir; aynı zamanda sosyal bir sorumluluktur. Eğitim hakkı
anayasal bir haktır ve gençlerimizin hayata tutunabilmesi için bu fırsat
mutlaka sağlanmalıdır. Kapsamlı bir af bekleyen yüz binlerce öğrencimizin
yüzünün gülebilmesi için kanun teklifimizin gecikmeksizin görüşülmesi ve
yasalaşması gerekmektedir. Evliliğini, iş kurmayı ve geleceğe dair pek çok
hayalini bu affa bağlayan gençlerimizin sesine kulak verelim.
Yeni yılda TBMM
çalışmaya başladığında ilk işlerimizden biri, Meclis’ten öğrenci affı kanununu
çıkarmak olmalıdır.
BEDELLİ
ASKERLİKTE ZORUNLU KIŞLA UYGULAMASI
Bedelli askerlikte
uygulanan 28 günlük kışla zorunluluğu, ciddi mağduriyetlere yol açmaktadır.
Özellikle evli, çalışan ve ailesinin geçimini sağlamakla yükümlü olan gençler
için bu zorunluluk büyük bir külfete dönüşmektedir. Üstelik bu kadar kısa
sürede verilen askerî eğitimin verimliliği de tartışmalıdır.
Bedelli askerlik
için alınan ücretin önemli bir kısmı, zorunlu kışla süresince bedel ödeyen
askerin barınma, iaşe ve benzeri masraflarını karşılamaya gitmektedir. Bu
durum, kamu açısından da rasyonel olmayan bir ekonomik tablo ortaya
çıkarmaktadır. Bu nedenle diyoruz ki bedelli askerlikte 28 günlük kışla
zorunluluğu kaldırılmalıdır.
Kışla zorunluluğu
yerine; arama-kurtarma, afet yönetimi ve acil yardım gibi sivil savunma eğitim
programları geliştirilmelidir. 6 Şubat depremlerinde arama-kurtarma
kapasitesinin ne kadar hayati olduğunu hep birlikte acı tecrübelerle gördük.
Ayrıca profesyonel
orduya geçilerek zorunlu askerliğin tamamen kaldırılması gerektiğine
inanıyoruz. Zorunlu askerlik,
gençlerimizin eğitimini, kariyerini ve hayat planlarını kesintiye
uğratmaktadır. Bir gencin üniversiteyi bitirip iş hayatına atılacağı en verimli
dönemde aylarca üretimden koparılması, ülkemiz için de ciddi bir kayıptır.
ÖZEL GÜVENLİK
GÖREVLİLERİNİN SORUNLARI
5188 sayılı Özel
Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun kapsamında Türkiye genelinde kamu kurumları,
siteler, hastaneler, okullar, alışveriş merkezleri ve birçok alanda görev yapan
özel güvenlik görevlileri; toplumun can ve mal güvenliğini sağlama noktasında, kamu
güvenliğini tamamlayıcı önemli bir görev üstlenmektedir.
Mevcut
uygulamalarda, özel güvenlik görevlilerinin çalışma şartları, özlük hakları ve
idari bağlılıkları ciddi mağduriyetlere yol açmakta; görev tanımı ile fiilî
sorumluluk arasında uyumsuzluk oluşmaktadır.
Bu kapsamda şu
hususlarda düzenleme yapılması mağduriyetleri giderecektir:
Özel güvenlik
görevlilerinin ücret, fazla mesai, yıllık izin, bayram ve resmî tatil çalışma
esasları ile iş güvenceleri; işveren veya site yönetimlerinin keyfi
uygulamalarına bırakılmamalı, açık ve bağlayıcı mevzuat hükümleri ile güvence
altına alınmalıdır.
Özellikle sitelerde
ve toplu konut alanlarında çalışan özel güvenlik görevlileri, tamamen
yöneticilerin inisiyatifine bağlı bırakılmakta; bu durum baskıya ve keyfî
uygulamalara yol açmaktadır.
Mevcut sistemde
özel güvenlik görevlileri, yetki-sorumluluk dengesi yeniden düzenlenmelidir.
Sonuç olarak; özel
güvenlik hizmetlerinin daha etkin, adil ve sürdürülebilir bir yapıya
kavuşturulabilmesi için mevcut yasal çerçevenin güncellenmesi ve özel güvenlik
görevlilerinin haklarının tanımlanması büyük bir gereklilik arz etmektedir.
DİNİ DEĞERLERİN
AŞINMASI VE TOPLUMSAL SORUMLULUK
Dini değerler
giderek daha kolay biçimde alay ve tahkir konusu yapılabilmekte, insanların
inanç dünyası, başkalarının aşağılayıcı tutumlarına maruz kalabilmektedir.
Özellikle gençler arasında sosyal medya mecralarında yayılan ve çeşitli
ibadetleri küçümseyen içerikler, münferit bir saygısızlık sorunu olarak
görülemez. Bu görüntüler, gençliğin inanç ve ahlak kültüründen uzak bir iklimde
yetiştiğine, değer aktarımının zayıfladığına ve Müslüman bir toplumun kendi
evlatlarını kendi değerleriyle buluşturmakta zorlandığına işaret etmektedir.
Bu tablo, tek bir
alana indirgenemeyecek ölçüde disiplinlerarası bir mahiyet taşımaktadır. Bir
yandan hukuki çerçevenin inanç ve değerleri koruma noktasında yeterli etkinlik
ve caydırıcılığı sağlayamadığı görülmekte; diğer yandan toplumun iyi insan,
ahlaklı insan ve değerlerine sadık birey yetiştirme sorumluluğunu gerektiği
ölçüde yerine getirmekte zorlandığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla mesele,
geciktirilmeden ele alınması gereken bir toplumsal problem olarak
karşımızdadır.
Bu bağlamda, dini değerlerin hakarete uğramasına ilişkin daha önce
sunduğumuz kanun teklifinin önemini yeniden hatırlatıyoruz. Bu hatırlatmayı
sivil toplum kuruluşlarımıza ve aziz milletimize de yöneltiyoruz. Zira bugün
saygı gösterilmesinde dahi zorlandığımız bu değerlerin toplumsal hayattan
çekilmesi, uzun vadede utanma duygusunu, merhameti ve vicdani hassasiyetleri
aşındırmış bir nesil riskini büyütmektedir. Hukuk, bu alana en son, en ölçülü
ve en etkili biçimde dahil olması gereken bir imkândır. Bunların ihmali ise bir
toplumsal felakete sebep olacaktır.
ZİNA YENİDEN SUÇ
SAYILMALIDIR!
Türkiye’de
boşanmalar artmakta, aileler kısa sürede dağılmakta, genç nesil evlilikten
uzaklaşmaktadır. 2021 TÜİK verilerine göre boşanmaların sebepleri arasında 2.
sırada %14’lük bir payla aldatma (zina) gelmektedir. Aile kurumunun karşı
karşıya olduğu bu yıkımın sebebi görmezden gelinmemelidir. Zina, boşanma
davalarında hukuken ailenin temelinden sarsılmasına yol açan bir sebep olarak
kabul edilmesine rağmen, ceza hukuku bakımından suç sayılmaması bir çelişki
oluşturmaktadır.
Toplumsal bir afet
olan zina için Yüce Allah İsra Suresi 32. ayette şöyle buyurmaktadır: “Zinaya
yaklaşmayın; zira o hayasızlıktır ve çok kötü bir yoldur.” Ne yazık ki bu
hayasız ve kötü olan yolların serbestliği, teşvik eden yayınların ve ortamların
çokluğu; zinanın ‘özel hayat’ adı altında korunması “sadakati cezalandıran,
sorumsuzluğu ödüllendiren” bir tablo ortaya çıkartmaktadır.
Zinanın serbest
olduğu, evliliklerin ise zorlaştığı bu dönemde gençlere açıkça ‘Külfet ve
sorumluluk gerektiren evliliğe gerek yok’ mesajı vermektedir.
Buradan açıkça
çağrı yapıyoruz:
Zina yeniden suç
olmalıdır!
Bu suçu işlemeye
sevk eden yayın ve çalışmalar da suç kapsamına alınmalı; evlilik müessesinin
kurulması için gençlere geri ödemesiz destekler verilmelidir.
BATI ŞERİA’DA
İŞGAL PLANLARI
Batı Şeria’da
toprak hırsızı işgalci siyonistlere yeni yerleşim yerleri açmak için işgalin
hızla genişletilmesi ve bir milyona yakın siyonistin bölgeye yerleştirilmesine
yönelik planlar, siyonist terör rejiminin Batı Şeria’nın demografik ve coğrafi
haritasını geri dönülmez biçimde değiştirerek Filistin devletinin kurulmasını
tamamen engelleme stratejisinin bir parçasıdır. Bu süreçte Filistinlilere ait
mülkler ve tarım arazileri sistematik biçimde gasp edilmekte; “yerleşimci” adı
altındaki işgalci çeteler, silahlı işgal güçleriyle birlikte hareket ederek bu
zorbalığı fiilen sahada uygulamaktadır.
Gelinen noktada,
kınama mesajlarının ve yaptırım gücü olmayan Birleşmiş Milletler kararlarının
caydırıcı olmadığı açıkça görülmektedir. Hukukun askıya alındığı, fiili durumun
kalıcı hâle getirildiği bu tabloda, Filistin halkının maruz kaldığı baskı her geçen
gün derinleşmektedir. “Yerleşim” politikaları, sadece bir işgal uygulaması
değil; Filistinlileri topraklarından koparmayı hedefleyen uzun vadeli bir
tasfiye planıdır.
Filistin halkının
işgale karşı direnmesi ve vatanlarını savunması meşru bir haktır;
Filistinlilerin kendilerini koruma iradesinin kriminalize edilmesine son
verilmelidir. Bölgeye doğrudan askerî müdahaleden kaçınan bölge devletleri, en
azından Filistinlilere yönelik savunma imkânlarını kısıtlayan tutumlara ve
engellemelere ortak olmamalıdır.
Batı Şeria’da
yaşananlar, uluslararası düzenin adalet ve hukuk iddiasının samimiyet
sınavıdır. Bu gidişatın durdurulması için fiili ve etkili adımlar
gerekmektedir.
SUDAN TOPYEKÛN
FELAKETE SÜRÜKLENMEKTEDİR
Sudan’da
yaşananlar, milyonlarca insanın zorla yerinden edildiği ve sivil halkın hayat
hakkının sistematik biçimde yok edildiği bir felakete dönüşmüştür.
Özellikle Hızlı
Destek Güçleri (HDK) tarafından kadınlara yönelik cinsel şiddetin sistematik
biçimde bir savaş aracı olarak kullanılması, yaşanan trajedinin vahametini
açıkça ortaya koymaktadır. HDK çetelerinin uygulamaları; korkutmayı, sindirmeyi
ve toplumu çözmeyi hedefleyen bilinçli bir stratejinin parçasıdır.
Buna paralel olarak
evlerin yağmalanması, mahsullerin ve altın kaynaklarının gasp edilmesi,
hastanelerin, su ve elektrik altyapısının kasten yok edilmesi Sudan’ı topyekûn
bir insani felakete sürüklemektedir. Sivil halk, temel ihtiyaç malzemelerine
ulaşma hakkından sistematik biçimde mahrum bırakılmaktadır.
Bu nedenle
çatışmaların derhal durdurulması için uluslararası toplumun etkisiz bir söylem
düzeyinde kalmayan, gerçek ve sonuç alıcı bir baskı kurması zorunludur. İşlenen
bu vahşi suçların failleri cezasız bırakılmamalı; uluslararası yargı
mekanizmaları harekete geçmelidir. İnsani yardımların kesintisiz biçimde
ulaştırılması ve güvenli insani koridorların açılması ise acil bir ihtiyaçtır.
Ne yazık ki mevcut
siyasi arabuluculuk girişimleri yetersiz kalmaktadır. HDK’nın durdurulabilmesi
için, bu yapıyı besleyen aktörlerin önünün kesilmesi ve Sudan’ın meşru
kurumlarının sahada korunmasına yönelik somut desteklerin sağlanması
gerekmektedir.
SİYONİST TERÖR
REJİMİNİN SOMALİLAND’I TANIMA KARARI
Siyonist terör
rejiminin Somaliland’i tanıma yönündeki kararı, siyonistlerin Afrika ve Arap
coğrafyasında uzun süredir izlediği kaos, çatışma ve bölünmeyi derinleştirme
siyasetinden bağımsız değildir. Bu adım, Sudan’da iç savaşı körükleyen,
Libya’da istikrarsızlığı besleyen ve bölgesel birlik ihtimallerini sistematik
biçimde sabote eden girişimlerin yeni bir halkasıdır. Siyonist rejim,
ihtilafları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmakta ve var olan gerilimleri
büyüterek kalıcı hâle getirmeye çalışmaktadır.
Somaliland hamlesi
aynı zamanda Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı’nda güvenlik kırılganlığını
artırmaya yönelik tehlikeli bir adımdır. Küresel ticaret yollarının
güzergahında ve bölgesel güvenlik için çok önemli bir konumda yer alan bu
hattın yeni çatışma alanlarına dönüştürülmesi, uluslararası barış için de ciddi
bir tehdittir. Bu noktada İslam İşbirliği Teşkilatı ve Afrika Birliği’nin
tutumunun açık ve net olduğu bilinmektedir; Afrika’nın ve İslam dünyasının
sınırları ve egemenliklerinin masa başında yeniden çizilemeyeceği net biçimde
vurgulanmıştır.
Gelinen aşamada
siyonist rejimin varlığı, yalnızca Filistin halkı için değil, tüm bölge ve
dünya için istikrarsızlık kaynağı hâline gelmiştir. Çatışmaları körükleyen bu
politikaların durdurulmasının tek yolu, siyonist terör rejiminin uluslararası
alanda izole edilmesidir. Bu bağlamda yapılması gereken, onu diplomatik olarak
meşrulaştırmak değil; işgalci ve gayrimeşru bir güç olan siyonist rejimi devlet
olarak tanıma kararlarını geri çekmek ve bu yönde kararlı diplomatik
misillemeler geliştirmektir. Aksi hâlde kaos, yeni coğrafyalara taşınmaya devam
edecektir.
