Haftalık Gündem Değerlendirmemiz - 30 Aralık 2025

ENERJİ POLİTİKALARINDA ÖNCELİK İNSAN OLMALI

Havaların soğumasıyla birlikte meskenlerde ve iş yerlerinde artan enerji ihtiyacı, doğalgaz ve elektrik faturalarını yeniden halkın gündemine taşımıştır. Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar’ın ocak ayında zam yapılmayacağına dair açıklaması elbette ki sevindiricidir; ancak yıl içinde enflasyon hedefleri doğrultusunda gündeme gelebilecek fiyat ayarlamaları ve doğalgazda kademeli destek modeline geçileceğinin duyurulması, vatandaşlarımızda haklı bir endişe oluşturmuştur.

Devlet desteğinin belirli tüketim sınırlarının üzerinde kalan abonelerden çekilmesi; geniş aileleri, küçük esnafı, daha soğuk bölgelerde yaşayan ve ısınmak için daha fazla doğal gaz kullanmak zorunda olan dar gelirli haneleri destek dışında bırakarak mağdur edecektir. Bu uygulama, sosyal devlet anlayışıyla da bağdaşmaz. Çünkü enerji bir lüks değil, insanca yaşamanın asgari şartıdır.

Enerji gibi temel ihtiyaçlarda, devlet daha fazla sorumluluk üstlenerek destek mekanizmalarını güçlendirmelidir. Kademeli destek yerine; gelir seviyesi, ailedeki birey sayısı, mevsimsel ve coğrafi şartlar esas alınarak, insanı merkeze alan ve sosyal adaleti gözeten bir fiyatlandırma modeli gereklidir.

 

ASİSTAN HEKİMLİKTE UZUN NÖBETLER ‘DOKTOR’U DA ‘HASTA’ EDİYOR! 

Asistan hekimlik, tıpta uzmanlık eğitiminin temel aşaması olmasına rağmen Türkiye’de çoğu zaman en ağır ve sürdürülemez çalışma şartlarıyla gündeme gelmektedir. Yasal düzenlemelerde haftalık çalışma süresi sınırlı tutulsa da uygulamada asistan hekimler, uzun nöbetler ve yoğun iş yükü nedeniyle bu sınırların oldukça üzerinde çalışmaktadırlar. Mevzuatta haftalık 40–48 saat olarak belirlenen çalışma süresine rağmen fiiliyatta 60–80 saate varan yoğun bir çalışma temposu içinde görev yapmaktadırlar. Bu durum, genç hekimlerde kronik yorgunluk, mesleki motivasyon kaybı ve mesleki yabancılaşmaya yol açmaktadır.

Uzun ve düzensiz çalışma saatleri yalnızca hekimlerin hayat kalitesini değil, hasta güvenliğini de doğrudan etkilemektedir. Yorgunlukla yapılan tıbbi müdahaleler, hata riskini artırmakta; sağlık hizmetinin niteliğini zayıflatmaktadır. Öte yandan asistanların eğitim faaliyetleri yoğun iş temposu içinde ikinci plana itilmekte; uzmanlık eğitiminin içeriği daralmaktadır.

Sorunun çözümü nöbet sürelerinin sınırlandırılması, nöbet sonrası zorunlu izin uygulamasının etkinleştirilmesi, nöbet sürelerinin makul seviyelere çekilmesi, denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi, hekim ve yardımcı personel istihdamının artırılması ve asistanlık sisteminde eğitim öncelikli bir modelin güçlendirilmesi gerekir. Bu adımlar, sağlık sisteminin sürdürülebilirliği açısından da önem taşımaktadır.

Asistan hekimlikte uzun nöbetler ‘doktor’u da ‘hasta’ ediyor!

 

ÖĞRENCİ AFFI

Kapsamlı öğrenci affı ile ilgili olarak 17 Ocak 2025 tarihinde Meclis’e sunduğumuz kanun teklifimiz, 21 Ocak 2025 tarihinde Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu’na ulaşmış; ancak komisyonda görüşülmediği için doğrudan Genel Kurul’a gelmesi amacıyla Meclis Başkanlığına daha önce önergemizi sunmuştuk.

Sağlık sorunları, ailevi ve psikolojik problemler, Covid-19 pandemisi, 6 Şubat depremleri ve benzeri nedenlerle eğitim süreleri dolan, kayıt hakkı kazandığı hâlde kayıt yaptıramayan ya da çeşitli sebeplerle üniversiteyle ilişiği kesilen yüz binlerce gencimiz ciddi mağduriyet yaşamaktadır.

Bu affın çıkması gerektiğini daha önce defalarca dile getirdik. Ancak bugüne kadar herhangi bir adım atılmamış olması gençlerimizi derinden üzmekte ve umutlarını kırmaktadır. Bir kez daha hatırlatıyoruz: Öğrenci affı için yarını beklemek bile geçtir. Gençlerimizin üniversitelerine dönebilmeleri için bu düzenleme derhal hayata geçirilmelidir.

Öğrenci affı sadece idari bir işlem değildir; aynı zamanda sosyal bir sorumluluktur. Eğitim hakkı anayasal bir haktır ve gençlerimizin hayata tutunabilmesi için bu fırsat mutlaka sağlanmalıdır. Kapsamlı bir af bekleyen yüz binlerce öğrencimizin yüzünün gülebilmesi için kanun teklifimizin gecikmeksizin görüşülmesi ve yasalaşması gerekmektedir. Evliliğini, iş kurmayı ve geleceğe dair pek çok hayalini bu affa bağlayan gençlerimizin sesine kulak verelim.

Yeni yılda TBMM çalışmaya başladığında ilk işlerimizden biri, Meclis’ten öğrenci affı kanununu çıkarmak olmalıdır.

 

BEDELLİ ASKERLİKTE ZORUNLU KIŞLA UYGULAMASI

Bedelli askerlikte uygulanan 28 günlük kışla zorunluluğu, ciddi mağduriyetlere yol açmaktadır. Özellikle evli, çalışan ve ailesinin geçimini sağlamakla yükümlü olan gençler için bu zorunluluk büyük bir külfete dönüşmektedir. Üstelik bu kadar kısa sürede verilen askerî eğitimin verimliliği de tartışmalıdır.

Bedelli askerlik için alınan ücretin önemli bir kısmı, zorunlu kışla süresince bedel ödeyen askerin barınma, iaşe ve benzeri masraflarını karşılamaya gitmektedir. Bu durum, kamu açısından da rasyonel olmayan bir ekonomik tablo ortaya çıkarmaktadır. Bu nedenle diyoruz ki bedelli askerlikte 28 günlük kışla zorunluluğu kaldırılmalıdır.

Kışla zorunluluğu yerine; arama-kurtarma, afet yönetimi ve acil yardım gibi sivil savunma eğitim programları geliştirilmelidir. 6 Şubat depremlerinde arama-kurtarma kapasitesinin ne kadar hayati olduğunu hep birlikte acı tecrübelerle gördük.

Ayrıca profesyonel orduya geçilerek zorunlu askerliğin tamamen kaldırılması gerektiğine inanıyoruz.  Zorunlu askerlik, gençlerimizin eğitimini, kariyerini ve hayat planlarını kesintiye uğratmaktadır. Bir gencin üniversiteyi bitirip iş hayatına atılacağı en verimli dönemde aylarca üretimden koparılması, ülkemiz için de ciddi bir kayıptır.

 

ÖZEL GÜVENLİK GÖREVLİLERİNİN SORUNLARI

5188 sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun kapsamında Türkiye genelinde kamu kurumları, siteler, hastaneler, okullar, alışveriş merkezleri ve birçok alanda görev yapan özel güvenlik görevlileri; toplumun can ve mal güvenliğini sağlama noktasında, kamu güvenliğini tamamlayıcı önemli bir görev üstlenmektedir.

Mevcut uygulamalarda, özel güvenlik görevlilerinin çalışma şartları, özlük hakları ve idari bağlılıkları ciddi mağduriyetlere yol açmakta; görev tanımı ile fiilî sorumluluk arasında uyumsuzluk oluşmaktadır.

Bu kapsamda şu hususlarda düzenleme yapılması mağduriyetleri giderecektir:

Özel güvenlik görevlilerinin ücret, fazla mesai, yıllık izin, bayram ve resmî tatil çalışma esasları ile iş güvenceleri; işveren veya site yönetimlerinin keyfi uygulamalarına bırakılmamalı, açık ve bağlayıcı mevzuat hükümleri ile güvence altına alınmalıdır.

Özellikle sitelerde ve toplu konut alanlarında çalışan özel güvenlik görevlileri, tamamen yöneticilerin inisiyatifine bağlı bırakılmakta; bu durum baskıya ve keyfî uygulamalara yol açmaktadır.

Mevcut sistemde özel güvenlik görevlileri, yetki-sorumluluk dengesi yeniden düzenlenmelidir.

Sonuç olarak; özel güvenlik hizmetlerinin daha etkin, adil ve sürdürülebilir bir yapıya kavuşturulabilmesi için mevcut yasal çerçevenin güncellenmesi ve özel güvenlik görevlilerinin haklarının tanımlanması büyük bir gereklilik arz etmektedir.

 

DİNİ DEĞERLERİN AŞINMASI VE TOPLUMSAL SORUMLULUK

Dini değerler giderek daha kolay biçimde alay ve tahkir konusu yapılabilmekte, insanların inanç dünyası, başkalarının aşağılayıcı tutumlarına maruz kalabilmektedir. Özellikle gençler arasında sosyal medya mecralarında yayılan ve çeşitli ibadetleri küçümseyen içerikler, münferit bir saygısızlık sorunu olarak görülemez. Bu görüntüler, gençliğin inanç ve ahlak kültüründen uzak bir iklimde yetiştiğine, değer aktarımının zayıfladığına ve Müslüman bir toplumun kendi evlatlarını kendi değerleriyle buluşturmakta zorlandığına işaret etmektedir.

Bu tablo, tek bir alana indirgenemeyecek ölçüde disiplinlerarası bir mahiyet taşımaktadır. Bir yandan hukuki çerçevenin inanç ve değerleri koruma noktasında yeterli etkinlik ve caydırıcılığı sağlayamadığı görülmekte; diğer yandan toplumun iyi insan, ahlaklı insan ve değerlerine sadık birey yetiştirme sorumluluğunu gerektiği ölçüde yerine getirmekte zorlandığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla mesele, geciktirilmeden ele alınması gereken bir toplumsal problem olarak karşımızdadır.

Bu bağlamda, dini değerlerin hakarete uğramasına ilişkin daha önce sunduğumuz kanun teklifinin önemini yeniden hatırlatıyoruz. Bu hatırlatmayı sivil toplum kuruluşlarımıza ve aziz milletimize de yöneltiyoruz. Zira bugün saygı gösterilmesinde dahi zorlandığımız bu değerlerin toplumsal hayattan çekilmesi, uzun vadede utanma duygusunu, merhameti ve vicdani hassasiyetleri aşındırmış bir nesil riskini büyütmektedir. Hukuk, bu alana en son, en ölçülü ve en etkili biçimde dahil olması gereken bir imkândır. Bunların ihmali ise bir toplumsal felakete sebep olacaktır.

 

ZİNA YENİDEN SUÇ SAYILMALIDIR!

Türkiye’de boşanmalar artmakta, aileler kısa sürede dağılmakta, genç nesil evlilikten uzaklaşmaktadır. 2021 TÜİK verilerine göre boşanmaların sebepleri arasında 2. sırada %14’lük bir payla aldatma (zina) gelmektedir. Aile kurumunun karşı karşıya olduğu bu yıkımın sebebi görmezden gelinmemelidir. Zina, boşanma davalarında hukuken ailenin temelinden sarsılmasına yol açan bir sebep olarak kabul edilmesine rağmen, ceza hukuku bakımından suç sayılmaması bir çelişki oluşturmaktadır.

Toplumsal bir afet olan zina için Yüce Allah İsra Suresi 32. ayette şöyle buyurmaktadır: “Zinaya yaklaşmayın; zira o hayasızlıktır ve çok kötü bir yoldur.” Ne yazık ki bu hayasız ve kötü olan yolların serbestliği, teşvik eden yayınların ve ortamların çokluğu; zinanın ‘özel hayat’ adı altında korunması “sadakati cezalandıran, sorumsuzluğu ödüllendiren” bir tablo ortaya çıkartmaktadır.

Zinanın serbest olduğu, evliliklerin ise zorlaştığı bu dönemde gençlere açıkça ‘Külfet ve sorumluluk gerektiren evliliğe gerek yok’ mesajı vermektedir.

Buradan açıkça çağrı yapıyoruz:

Zina yeniden suç olmalıdır!

Bu suçu işlemeye sevk eden yayın ve çalışmalar da suç kapsamına alınmalı; evlilik müessesinin kurulması için gençlere geri ödemesiz destekler verilmelidir.

 

BATI ŞERİA’DA İŞGAL PLANLARI

Batı Şeria’da toprak hırsızı işgalci siyonistlere yeni yerleşim yerleri açmak için işgalin hızla genişletilmesi ve bir milyona yakın siyonistin bölgeye yerleştirilmesine yönelik planlar, siyonist terör rejiminin Batı Şeria’nın demografik ve coğrafi haritasını geri dönülmez biçimde değiştirerek Filistin devletinin kurulmasını tamamen engelleme stratejisinin bir parçasıdır. Bu süreçte Filistinlilere ait mülkler ve tarım arazileri sistematik biçimde gasp edilmekte; “yerleşimci” adı altındaki işgalci çeteler, silahlı işgal güçleriyle birlikte hareket ederek bu zorbalığı fiilen sahada uygulamaktadır.

Gelinen noktada, kınama mesajlarının ve yaptırım gücü olmayan Birleşmiş Milletler kararlarının caydırıcı olmadığı açıkça görülmektedir. Hukukun askıya alındığı, fiili durumun kalıcı hâle getirildiği bu tabloda, Filistin halkının maruz kaldığı baskı her geçen gün derinleşmektedir. “Yerleşim” politikaları, sadece bir işgal uygulaması değil; Filistinlileri topraklarından koparmayı hedefleyen uzun vadeli bir tasfiye planıdır.

Filistin halkının işgale karşı direnmesi ve vatanlarını savunması meşru bir haktır; Filistinlilerin kendilerini koruma iradesinin kriminalize edilmesine son verilmelidir. Bölgeye doğrudan askerî müdahaleden kaçınan bölge devletleri, en azından Filistinlilere yönelik savunma imkânlarını kısıtlayan tutumlara ve engellemelere ortak olmamalıdır.

Batı Şeria’da yaşananlar, uluslararası düzenin adalet ve hukuk iddiasının samimiyet sınavıdır. Bu gidişatın durdurulması için fiili ve etkili adımlar gerekmektedir.

 

 

SUDAN TOPYEKÛN FELAKETE SÜRÜKLENMEKTEDİR

Sudan’da yaşananlar, milyonlarca insanın zorla yerinden edildiği ve sivil halkın hayat hakkının sistematik biçimde yok edildiği bir felakete dönüşmüştür.

Özellikle Hızlı Destek Güçleri (HDK) tarafından kadınlara yönelik cinsel şiddetin sistematik biçimde bir savaş aracı olarak kullanılması, yaşanan trajedinin vahametini açıkça ortaya koymaktadır. HDK çetelerinin uygulamaları; korkutmayı, sindirmeyi ve toplumu çözmeyi hedefleyen bilinçli bir stratejinin parçasıdır.

Buna paralel olarak evlerin yağmalanması, mahsullerin ve altın kaynaklarının gasp edilmesi, hastanelerin, su ve elektrik altyapısının kasten yok edilmesi Sudan’ı topyekûn bir insani felakete sürüklemektedir. Sivil halk, temel ihtiyaç malzemelerine ulaşma hakkından sistematik biçimde mahrum bırakılmaktadır.

Bu nedenle çatışmaların derhal durdurulması için uluslararası toplumun etkisiz bir söylem düzeyinde kalmayan, gerçek ve sonuç alıcı bir baskı kurması zorunludur. İşlenen bu vahşi suçların failleri cezasız bırakılmamalı; uluslararası yargı mekanizmaları harekete geçmelidir. İnsani yardımların kesintisiz biçimde ulaştırılması ve güvenli insani koridorların açılması ise acil bir ihtiyaçtır.

Ne yazık ki mevcut siyasi arabuluculuk girişimleri yetersiz kalmaktadır. HDK’nın durdurulabilmesi için, bu yapıyı besleyen aktörlerin önünün kesilmesi ve Sudan’ın meşru kurumlarının sahada korunmasına yönelik somut desteklerin sağlanması gerekmektedir.

 

SİYONİST TERÖR REJİMİNİN SOMALİLAND’I TANIMA KARARI

Siyonist terör rejiminin Somaliland’i tanıma yönündeki kararı, siyonistlerin Afrika ve Arap coğrafyasında uzun süredir izlediği kaos, çatışma ve bölünmeyi derinleştirme siyasetinden bağımsız değildir. Bu adım, Sudan’da iç savaşı körükleyen, Libya’da istikrarsızlığı besleyen ve bölgesel birlik ihtimallerini sistematik biçimde sabote eden girişimlerin yeni bir halkasıdır. Siyonist rejim, ihtilafları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmakta ve var olan gerilimleri büyüterek kalıcı hâle getirmeye çalışmaktadır.

Somaliland hamlesi aynı zamanda Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı’nda güvenlik kırılganlığını artırmaya yönelik tehlikeli bir adımdır. Küresel ticaret yollarının güzergahında ve bölgesel güvenlik için çok önemli bir konumda yer alan bu hattın yeni çatışma alanlarına dönüştürülmesi, uluslararası barış için de ciddi bir tehdittir. Bu noktada İslam İşbirliği Teşkilatı ve Afrika Birliği’nin tutumunun açık ve net olduğu bilinmektedir; Afrika’nın ve İslam dünyasının sınırları ve egemenliklerinin masa başında yeniden çizilemeyeceği net biçimde vurgulanmıştır.

Gelinen aşamada siyonist rejimin varlığı, yalnızca Filistin halkı için değil, tüm bölge ve dünya için istikrarsızlık kaynağı hâline gelmiştir. Çatışmaları körükleyen bu politikaların durdurulmasının tek yolu, siyonist terör rejiminin uluslararası alanda izole edilmesidir. Bu bağlamda yapılması gereken, onu diplomatik olarak meşrulaştırmak değil; işgalci ve gayrimeşru bir güç olan siyonist rejimi devlet olarak tanıma kararlarını geri çekmek ve bu yönde kararlı diplomatik misillemeler geliştirmektir. Aksi hâlde kaos, yeni coğrafyalara taşınmaya devam edecektir.

 

 

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.