Haftalık Gündem Değerlendirmemiz-1 Eylül 2026

GELİR VERGİSİNDE AİLE ESASLI VERGİ SİSTEMİ GETİRİLMELİDİR

Vergide adaletin sağlanması toplumsal birliktelik ve huzur için atılması gereken en önemli adımların başında gelmektedir.

Bu minvalde ücretlilerin gelir vergisi tarifesi yeniden düzenlenmeli, vergi sistemi, çalışanların geçim şartlarını ve aile yükünü dikkate alacak bir yapıya kavuşturulmalıdır.

Mevcut sistemde ücret gelirleri vergilendirilirken çalışanın medeni durumu, eşinin gelir durumu ve çocuk sayısı dikkate alınmamaktadır. Oysa aynı gelire sahip iki çalışanın geçim yükü aynı değildir. Üç çocuklu bir çalışan ile bekâr bir çalışanın aynı vergi tarifesine tabi tutulması hakkaniyetli ve adil değildir.

Bu nedenle gelir vergisinin ilk dilimi, dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırına bağlanmalı ve bu eşik her yıl otomatik olarak güncellenmelidir. Böylece enflasyon nedeniyle çalışanların yıl içinde daha yüksek vergi dilimlerine sürüklenmesinin önüne geçilmelidir.

Bunun yanında ücret gelirlerinde aile esaslı vergilendirme modeline geçilmelidir. Vergi matrahları belirlenirken çalışanın medeni durumu, eşinin gelir elde edip etmediği ve çocuk sayısı dikkate alınmalı; bakmakla yükümlü olunan kişi sayısı arttıkça vergiye tabi gelir eşiği yükseltilmelidir.

Örneğin bekâr çalışan için temel eşik uygulanırken, eşi çalışmayan ve çocuk sahibi çalışanların vergi dilimine giriş sınırı kademeli olarak yükseltilmelidir. Böylece vergi yükü, kişinin yalnızca kazancına değil, gerçek mali gücüne ve aile yüküne göre belirlenmiş olur.

Vergi sistemi aileyi ve emeği cezalandırmamalı; çalışanı enflasyona karşı koruyan, aileyi destekleyen ve adaleti esas alan bir yapıya kavuşturulmalıdır.

 

YENİ EĞİTİM-ÖĞRETİM YILINDA AİLELERİN YÜKÜ HAFİFLETİLMELİ, EĞİTİM DESTEĞİ ARTIRILMALIDIR

Yeni eğitim-öğretim yılının başlamasına kısa bir süre kala milyonlarca veli, çocuklarının eğitim masraflarını karşılayabilmenin hesabını yapmaktadır. Artan kırtasiye, okul kıyafeti, ulaşım, beslenme ve yardımcı kaynak giderleri,  dar gelirli aileler açısından ciddi bir ekonomik yük haline gelmiştir.

Bugün bir öğrencinin yalnızca kırtasiye, forma, ulaşım, beslenme ve yardımcı kaynak giderleri dikkate alındığında yıllık eğitim maliyeti servis kullanılmadığında yaklaşık 40-66 bin TL'ye, servis kullanıldığında ise 60 bin TL'den başlayarak 100 bin TL'nin üzerine çıkabilmektedir.

Bu tablo karşısında dar gelirli ailelerin yalnız bırakılması kabul edilemez.  Sosyal devletin görevi, çocukların eğitim hakkını ailelerin ekonomik imkânlarına terk etmek değil, her çocuğun eşit ve nitelikli eğitime erişimini güvence altına almaktır.

Buradan yetkililere açık çağrımızdır:

Asgari ücretli ve dar gelirli ailelerin çocuklarına verilen kırtasiye desteği en az 5.000 TL'ye çıkarılmalı, eğitim yardımları her yıl enflasyon ve eğitim maliyetlerindeki artış dikkate alınarak güncellenmelidir.

Bununla birlikte ihtiyaç sahibi öğrenciler için ücretsiz okul yemeği, ücretsiz veya indirimli ulaşım ve eğitim materyali desteği yaygınlaştırılmalıdır.

Çocuklarımızın eğitim hakkı tasarruf konusu yapılamaz. Bir çocuğun okul çantasının dolu olması, bir ailenin temel ihtiyaçları arasında tercih yapmak zorunda bırakılmaması sosyal devletin sorumluluğudur.

Kamu kaynakları, çocuklarımızın geleceğine yatırım için kullanılmalı; yeni eğitim-öğretim yılı aileler için yeni bir borç ve geçim krizine dönüşmemelidir.

 

SÜRESİZ NAFAKA SONA ERMELİ, ADALET ESAS ALINMALIDIR

Yıllardır tartışılan ve çok sayıda mağduriyete neden olan süresiz nafaka meselesinde artık adil ve öngörülebilir bir düzenleme yapılmalıdır.

Boşanma sonrasında ekonomik açıdan mağdur olan tarafın korunması önemli olmakla birlikte; bu durum, eşler arasında yıllarca, hatta ömür boyu sürebilen mali bağımlılığa dönüşmemelidir.

Yoksulluk nafakası evlilik süresi, tarafların ekonomik durumu ve somut şartlar dikkate alınarak süreli ve ölçülü hâle getirilmelidir.

Üstelik uzun yıllar ailesine ve çocuklarına emek vermiş, bu nedenle çalışma hayatından uzak kalmış kadınların mağdur olmaması açısından “aile içi emeği” hukukta karşılık bulmalı, ihtiyaç sahibi olanlara sosyal devlet olmanın gereği olarak destek olunmalıdır.

Ayrıca mehir hukuken güvence altına alınmalı, çocukların nafaka hakkı güçlü biçimde korunmalıdır.

Adalet, taraflardan birini seçmek değil, herkesin hakkını gözetmektir.

Süresiz nafaka sona ermeli; yerine adalet, hakkaniyet ve sorumluluk dengesini esas alan yeni bir sistem kurulmalıdır.

 

STAJ SİGORTASI EMEKLİLİKTE BAŞLANGIÇ SAYILMALI

Türkiye’de birçok kişinin çözüm beklediği konulardan biri de staj ve çıraklık döneminde yapılan sigorta girişlerinin emeklilik hesabında başlangıç kabul edilmemesidir. Lise veya üniversite yıllarında işyerine giderek çalışan, üretime katkı sağlayan, mesai harcayan ve adına sigorta girişi yapılan gençler, aslında çalışma hayatına ilk adımlarını atmaktadır. Ancak bugünkü uygulamada staj ve çıraklık döneminde ödenen primler yalnızca iş kazası ve meslek hastalığı gibi kısa vadeli sigorta kollarını kapsamaktadır. Yaşlılık sigortası primleri yatırılmadığı için bu dönem emekliliğe esas başlangıç olarak kabul edilmemektedir.

Bu durum, insanların emeklilik yaşını ve çalışma planlarını doğrudan etkilemektedir. Genç yaşta emeğini ortaya koyan insanların yıllar sonra mağdur edilmesi hakkaniyetle bağdaşmamaktadır.

Staj ve çıraklık dönemlerinin emekliliğe esas sigorta başlangıcı olarak kabul edilmesi, yıllardır devam eden bu mağduriyetin giderilmesi açısından önemli bir adım olacaktır. Genç yaşta çalışma hayatına atılan insanların haklı beklentileri karşılanmalı, bu mesele adalet ve hakkaniyet temelinde çözüme kavuşturulmalıdır.

 

BARIŞ KURULU UÇURTMALARA DEĞİL, İNSANİ FELAKETE ODAKLANMALIDIR

Gazze’de yıllardır devan eden yıkımın ardından yaklaşan zorlu kış şartları ve ablukadan kaynaklı insani felaket, katlanılması zor bir boyuta ulaşmıştır. Barınma, ısınma ve temel gıda ihtiyacından mahrum bırakılan milyonlarca sivilin hayatta kalabilmesi için bölgeye acil konteyner evler sevk edilmeli ve Gazze’nin yeniden imar süreci derhal başlatılmalıdır.

Gazze’de devam eden soykırım karşısında sözde barış kurulunun ana gündemi, bölgedeki yıkımı durdurmak ya da yeniden inşayı başlatmak yerine "uçurtmalar" olmuştur. Bir kâğıt uçurtmayı dahi güvenlik tehdidi sayıp bomba atma tehdidinde bulunan siyonist zihniyete karşı gerekli yaptırım veya tepkiyi gösteremeyen bu kurul; çareyi, işgalciye dur demek yerine zararsız uçurtmaları uçuran Filistinlilere ve Hamas’a uyarılar yağdırmakta bulmuştur.

Saldırgan tarafın zorbalığını görmezden gelip, çaresiz çocukların neşesini tehdit sayarak Filistin halkına telkinlerde bulunmak acizliğin en net özetidir. Bu diplomatik tiyatroya bir an önce son verilmelidir. Gazze’ye insani yardımların sorunsuz bir şekilde ulaşması ve gayriinsani ablukanın kırılması için uluslararası düzeyde kitlesel bir seferberlik ve eylem planı hayata geçirilmelidir.

 

ENTEGRASYON İNSANİ HAKLAR İLE GÜÇLENDİRİLMELİDİR

Suriye’de SDG’nin entegrasyonu yönünde atılan adımlar, bölge barışı ve istikrarı adına son derece memnuniyet verici bir gelişmedir. Yıllardır İslam coğrafyasını kan ve gözyaşına boğan emperyalistlerin, bölgeyi sürekli kaos ve istikrarsızlık içinde tutma planlarına karşı önemli bir adımdır.

Yaşanan acı tecrübeler bir kez daha göstermiştir ki, kan ve kaostan hiçbir halkın kazancı veya getirisi olmamıştır.

Kardeşlik ve ortak geleceğin tesisi adına atılan bu olumlu adım, Kürt halkının tarihsel ve meşru haklarına ilişkin atılacak somut adımlarla taçlandırılmalıdır. Yıllarca Baas rejiminin baskı, ayrımcılık ve zulmü altında ezilen, yok sayılan bir halkın kendi öz yurtlarında kendilerini birinci sınıf ve eşit vatandaş hissedecekleri hukuki güvenceler sağlanmalıdır.

Bu doğrultuda; ana dilde eğitim hakkı başta olmak üzere, temel insani ve siyasi haklar yeni hazırlanacak anayasada ve yasal düzenlemelerde açık bir şekilde yer almalıdır. Suriye’nin toprak bütünlüğü ve toplumsal barışı, ancak tüm etnik ve dini unsurların adalet ve eşitlik zemininde bir araya gelmesiyle kalıcı hale gelecektir.

 

KIBRIS’TAKİ SİYONİST ALANLARIN ARTMASI KAYGI VERİCİDİR

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) bölgesinde son dönemde artan siyonist nüfusu, yoğun gayrimenkul alımları ve siyonist terör rejimine ait askeri/istihbari tesislerin varlığı, Doğu Akdeniz’deki dengeler açısından son derece ciddi ve kaygı verici bir gelişmedir. Pafos ve Larnaka gibi kritik bölgelerde toprak alımlarıyla başlayan bu yapılanmanın, Türkiye’yi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) hedef alan stratejik bir hamle olduğu açıktır. İşgal rejiminin bölgedeki askeri ve istihbari varlığını genişletmesi, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki güvenliğini doğrudan tehdit etmekte ve adadaki mevcut hassas dengeyi tamamen bozma amacı taşımaktadır.

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin siyonist rejim ile kurduğu bu askeri ve ekonomik ortaklık, Kıbrıs meselesini daha da karmaşık ve çözümsüz bir noktaya sürüklemektedir. Yeşil Hat sınırında ve bölgede yaşanan bu demografik ve askeri hareketlilik karşısında, Türkiye ve KKTC tarafından acilen gerekli güvenlik tedbirleri alınmalıdır.

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.