GELİR VERGİSİNDE
AİLE ESASLI VERGİ SİSTEMİ GETİRİLMELİDİR
Vergide adaletin
sağlanması toplumsal birliktelik ve huzur için atılması gereken en önemli
adımların başında gelmektedir.
Bu minvalde
ücretlilerin gelir vergisi tarifesi yeniden düzenlenmeli, vergi sistemi,
çalışanların geçim şartlarını ve aile yükünü dikkate alacak bir yapıya
kavuşturulmalıdır.
Mevcut sistemde
ücret gelirleri vergilendirilirken çalışanın medeni durumu, eşinin gelir durumu
ve çocuk sayısı dikkate alınmamaktadır. Oysa aynı gelire sahip iki çalışanın
geçim yükü aynı değildir. Üç çocuklu bir çalışan ile bekâr bir çalışanın aynı
vergi tarifesine tabi tutulması hakkaniyetli ve adil değildir.
Bu nedenle gelir
vergisinin ilk dilimi, dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırına bağlanmalı
ve bu eşik her yıl otomatik olarak güncellenmelidir. Böylece enflasyon
nedeniyle çalışanların yıl içinde daha yüksek vergi dilimlerine sürüklenmesinin
önüne geçilmelidir.
Bunun yanında ücret
gelirlerinde aile esaslı vergilendirme modeline geçilmelidir. Vergi matrahları
belirlenirken çalışanın medeni durumu, eşinin gelir elde edip etmediği ve çocuk
sayısı dikkate alınmalı; bakmakla yükümlü olunan kişi sayısı arttıkça vergiye
tabi gelir eşiği yükseltilmelidir.
Örneğin bekâr
çalışan için temel eşik uygulanırken, eşi çalışmayan ve çocuk sahibi
çalışanların vergi dilimine giriş sınırı kademeli olarak yükseltilmelidir.
Böylece vergi yükü, kişinin yalnızca kazancına değil, gerçek mali gücüne ve
aile yüküne göre belirlenmiş olur.
Vergi sistemi
aileyi ve emeği cezalandırmamalı; çalışanı enflasyona karşı koruyan, aileyi
destekleyen ve adaleti esas alan bir yapıya kavuşturulmalıdır.
YENİ
EĞİTİM-ÖĞRETİM YILINDA AİLELERİN YÜKÜ HAFİFLETİLMELİ, EĞİTİM DESTEĞİ
ARTIRILMALIDIR
Yeni
eğitim-öğretim yılının başlamasına kısa bir süre kala milyonlarca veli,
çocuklarının eğitim masraflarını karşılayabilmenin hesabını yapmaktadır. Artan
kırtasiye, okul kıyafeti, ulaşım, beslenme ve yardımcı kaynak giderleri, dar gelirli aileler açısından ciddi bir
ekonomik yük haline gelmiştir.
Bugün
bir öğrencinin yalnızca kırtasiye, forma, ulaşım, beslenme ve yardımcı kaynak
giderleri dikkate alındığında yıllık eğitim maliyeti servis
kullanılmadığında yaklaşık 40-66 bin TL'ye, servis kullanıldığında ise 60 bin
TL'den başlayarak 100 bin TL'nin üzerine çıkabilmektedir.
Bu tablo karşısında dar gelirli ailelerin yalnız
bırakılması kabul edilemez. Sosyal devletin görevi, çocukların eğitim hakkını ailelerin ekonomik
imkânlarına terk etmek değil, her çocuğun eşit ve nitelikli eğitime erişimini
güvence altına almaktır.
Buradan
yetkililere açık çağrımızdır:
Asgari
ücretli ve dar gelirli ailelerin çocuklarına verilen kırtasiye desteği en az
5.000 TL'ye çıkarılmalı, eğitim yardımları her yıl enflasyon ve eğitim
maliyetlerindeki artış dikkate alınarak güncellenmelidir.
Bununla
birlikte ihtiyaç sahibi öğrenciler için ücretsiz okul yemeği, ücretsiz veya
indirimli ulaşım ve eğitim materyali desteği yaygınlaştırılmalıdır.
Çocuklarımızın
eğitim hakkı tasarruf konusu yapılamaz. Bir çocuğun okul çantasının dolu
olması, bir ailenin temel ihtiyaçları arasında tercih yapmak zorunda
bırakılmaması sosyal devletin
sorumluluğudur.
Kamu
kaynakları, çocuklarımızın geleceğine yatırım için kullanılmalı; yeni
eğitim-öğretim yılı aileler için yeni bir borç ve geçim krizine dönüşmemelidir.
SÜRESİZ NAFAKA SONA ERMELİ, ADALET ESAS ALINMALIDIR
Yıllardır tartışılan ve çok sayıda mağduriyete neden
olan süresiz nafaka meselesinde artık adil ve öngörülebilir bir düzenleme
yapılmalıdır.
Boşanma sonrasında ekonomik açıdan mağdur olan tarafın
korunması önemli olmakla birlikte; bu durum, eşler arasında yıllarca, hatta
ömür boyu sürebilen mali bağımlılığa dönüşmemelidir.
Yoksulluk nafakası evlilik süresi, tarafların ekonomik
durumu ve somut şartlar dikkate alınarak süreli ve ölçülü hâle getirilmelidir.
Üstelik uzun yıllar ailesine ve çocuklarına emek
vermiş, bu nedenle çalışma hayatından uzak kalmış kadınların mağdur olmaması
açısından “aile içi emeği” hukukta karşılık bulmalı, ihtiyaç sahibi olanlara
sosyal devlet olmanın gereği olarak destek olunmalıdır.
Ayrıca mehir hukuken güvence altına alınmalı,
çocukların nafaka hakkı güçlü biçimde korunmalıdır.
Adalet, taraflardan birini seçmek değil, herkesin
hakkını gözetmektir.
Süresiz nafaka sona ermeli; yerine adalet, hakkaniyet
ve sorumluluk dengesini esas alan yeni bir sistem kurulmalıdır.
STAJ SİGORTASI EMEKLİLİKTE BAŞLANGIÇ SAYILMALI
Türkiye’de birçok kişinin çözüm beklediği konulardan
biri de staj ve çıraklık döneminde yapılan sigorta girişlerinin emeklilik
hesabında başlangıç kabul edilmemesidir. Lise veya üniversite yıllarında
işyerine giderek çalışan, üretime katkı sağlayan, mesai harcayan ve adına
sigorta girişi yapılan gençler, aslında çalışma hayatına ilk adımlarını
atmaktadır. Ancak bugünkü uygulamada staj ve çıraklık döneminde ödenen primler
yalnızca iş kazası ve meslek hastalığı gibi kısa vadeli sigorta kollarını
kapsamaktadır. Yaşlılık sigortası primleri yatırılmadığı için bu dönem
emekliliğe esas başlangıç olarak kabul edilmemektedir.
Bu durum, insanların emeklilik yaşını ve çalışma
planlarını doğrudan etkilemektedir. Genç yaşta emeğini ortaya koyan insanların
yıllar sonra mağdur edilmesi hakkaniyetle bağdaşmamaktadır.
Staj ve çıraklık dönemlerinin emekliliğe esas sigorta
başlangıcı olarak kabul edilmesi, yıllardır devam eden bu mağduriyetin
giderilmesi açısından önemli bir adım olacaktır. Genç yaşta çalışma hayatına
atılan insanların haklı beklentileri karşılanmalı, bu mesele adalet ve
hakkaniyet temelinde çözüme kavuşturulmalıdır.
BARIŞ KURULU UÇURTMALARA DEĞİL, İNSANİ FELAKETE
ODAKLANMALIDIR
Gazze’de yıllardır devan eden yıkımın ardından
yaklaşan zorlu kış şartları ve ablukadan kaynaklı insani felaket, katlanılması
zor bir boyuta ulaşmıştır. Barınma, ısınma ve temel gıda ihtiyacından mahrum
bırakılan milyonlarca sivilin hayatta kalabilmesi için bölgeye acil konteyner
evler sevk edilmeli ve Gazze’nin yeniden imar süreci derhal başlatılmalıdır.
Gazze’de devam eden soykırım karşısında sözde barış
kurulunun ana gündemi, bölgedeki yıkımı durdurmak ya da yeniden inşayı
başlatmak yerine "uçurtmalar" olmuştur. Bir kâğıt uçurtmayı dahi
güvenlik tehdidi sayıp bomba atma tehdidinde bulunan siyonist zihniyete karşı
gerekli yaptırım veya tepkiyi gösteremeyen
bu kurul; çareyi, işgalciye dur demek yerine zararsız uçurtmaları uçuran
Filistinlilere ve Hamas’a uyarılar yağdırmakta bulmuştur.
Saldırgan tarafın zorbalığını görmezden gelip, çaresiz
çocukların neşesini tehdit sayarak Filistin halkına telkinlerde bulunmak
acizliğin en net özetidir. Bu diplomatik tiyatroya bir an önce son
verilmelidir. Gazze’ye insani yardımların sorunsuz bir şekilde ulaşması ve
gayriinsani ablukanın kırılması için uluslararası düzeyde kitlesel bir
seferberlik ve eylem planı hayata geçirilmelidir.
ENTEGRASYON İNSANİ HAKLAR İLE GÜÇLENDİRİLMELİDİR
Suriye’de SDG’nin entegrasyonu yönünde atılan adımlar,
bölge barışı ve istikrarı adına son derece memnuniyet verici bir gelişmedir.
Yıllardır İslam coğrafyasını kan ve gözyaşına boğan emperyalistlerin, bölgeyi
sürekli kaos ve istikrarsızlık içinde tutma planlarına karşı önemli bir
adımdır.
Yaşanan acı tecrübeler bir kez daha göstermiştir ki,
kan ve kaostan hiçbir halkın kazancı veya getirisi olmamıştır.
Kardeşlik ve ortak geleceğin tesisi adına atılan bu
olumlu adım, Kürt halkının tarihsel ve meşru haklarına ilişkin atılacak somut
adımlarla taçlandırılmalıdır. Yıllarca Baas rejiminin baskı, ayrımcılık ve
zulmü altında ezilen, yok sayılan bir halkın kendi öz yurtlarında kendilerini
birinci sınıf ve eşit vatandaş hissedecekleri hukuki güvenceler sağlanmalıdır.
Bu doğrultuda; ana dilde eğitim hakkı başta olmak
üzere, temel insani ve siyasi haklar yeni hazırlanacak anayasada ve yasal
düzenlemelerde açık bir şekilde yer almalıdır. Suriye’nin toprak bütünlüğü ve
toplumsal barışı, ancak tüm etnik ve dini unsurların adalet ve eşitlik
zemininde bir araya gelmesiyle kalıcı hale gelecektir.
KIBRIS’TAKİ
SİYONİST ALANLARIN ARTMASI KAYGI VERİCİDİR
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) bölgesinde son
dönemde artan siyonist nüfusu, yoğun gayrimenkul alımları ve siyonist terör
rejimine ait askeri/istihbari tesislerin varlığı, Doğu Akdeniz’deki dengeler
açısından son derece ciddi ve kaygı verici bir gelişmedir. Pafos ve Larnaka
gibi kritik bölgelerde toprak alımlarıyla başlayan bu yapılanmanın, Türkiye’yi
ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) hedef alan stratejik bir hamle
olduğu açıktır. İşgal rejiminin bölgedeki askeri ve istihbari varlığını genişletmesi,
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki güvenliğini doğrudan tehdit etmekte ve adadaki
mevcut hassas dengeyi tamamen bozma amacı taşımaktadır.
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin siyonist rejim ile kurduğu bu askeri ve ekonomik ortaklık, Kıbrıs meselesini daha da karmaşık ve çözümsüz bir noktaya sürüklemektedir. Yeşil Hat sınırında ve bölgede yaşanan bu demografik ve askeri hareketlilik karşısında, Türkiye ve KKTC tarafından acilen gerekli güvenlik tedbirleri alınmalıdır.
