KARMA EĞİTİM
KANUN TEKLİFİMİZE DAİR…
Türkiye’de karma
eğitim uygulamasının tartışılması dahi, bazı ideolojik çevreler tarafından
yıllardır adeta bir rejim meselesi gibi sunulmaktadır. Bu meseleyi TBMM’ye
sunduğumuz kanun teklifiyle halkımızın gündemine taşıdık.
Kanun teklifimiz
ile eğitimi ideolojik kalıplardan kurtararak ailelerin tercih hakkını
güçlendirmeyi ve eğitim sistemini toplumun ihtiyaçları, değerleri ve
beklentileriyle daha uyumlu hâle getirmeyi amaçlıyoruz.
Hiçbir eğitim modeli eleştiriden muaf değildir. Bilimsel veriler,
pedagojik değerlendirmeler ve toplumun talepleri doğrultusunda her uygulama
yeniden gözden geçirilebilir. Zorunlu karma eğitim de bu çerçevede özgürce
tartışılmalı; farklı eğitim modellerinin önü açılabilmelidir.
Kanun teklifimiz
bir ayrıştırma değil, tercih özgürlüğünü genişletme teklifidir. İnançları,
değerleri ve hayat anlayışları doğrultusunda farklı eğitim modelleri talep eden
ailelerin sesine kulak tıkamak, toplumun haklı beklenti ve taleplerini
görmezden gelmek doğru değildir. Eğitimin amacı belirli bir ideolojiyi veya
hayat tarzını dayatmak değil; bilgili, sorumluluk sahibi iyi insan yetiştirmek
olmalıdır.
Eğitimde tek tipçi
dayatmaların yerine özgürlüğü, aile iradesini ve pedagojik gerçekleri esas alan
kanun teklifimizin kamuoyunda güçlü şekilde tartışılması ve yasalaşması, daha
adil ve daha özgür bir eğitim sistemi için önemli bir adım olacaktır.
Kanun teklifimizin
kamuoyunda geniş bir yankı uyandırması ve toplumun farklı kesimlerinden güçlü
destek görmesi, bu düzenlemeye yönelik gerçek bir toplumsal beklentinin
varlığını açıkça ortaya koymuştur. Kamuoyunun bu haklı beklentisi daha fazla
geciktirilmemeli; kanun teklifimiz en kısa sürede TBMM gündemine alınarak
görüşülmeli ve yasalaştırılmalıdır.
OBP SİSTEMİ
EĞİTİMDE FIRSAT EŞİTLİĞİNİ ZEDELEMEMELİDİR
Yükseköğretim
Kurumları Sınavı’nın sonuçları açıklandı. Uzun ve yorucu bir hazırlık sürecinin
ardından sınava giren tüm evlatlarımızı tebrik ediyor; tercih sürecinde ve
bundan sonraki hayatlarında muvaffakiyetler diliyoruz.
Sonuçların açıklanmasıyla birlikte Ortaöğretim Başarı Puanına (OBP)
ilişkin tartışmalar yeniden gündeme gelmiştir. Merkezi sınavda yüksek başarı
gösteren birçok öğrencimiz, diploma notu üzerinden hesaplanan OBP’nin
eklenmesinin ardından sıralamada gerileyebilmekte ve hak ettiği bölümden mahrum
kalabilmektedir.
Bazı özel okullarda
öğrencilerin diploma notlarının şişirilerek yüksek gösterildiğine dair ciddi
iddialar dile getirilmektedir.
Diploma notu,
öğrencinin gerçek akademik başarısını yansıtmalıdır. Hiçbir eğitim kurumu,
başarı oranını yüksek göstermek amacıyla öğrencilerine hak etmediği notları
vermemelidir. Buradaki temel sorun, not şişirmeye imkân veren ve eğitimi büyük
ölçüde sınav başarısına indirgeyen sistemin kendisidir. Derslerine emek vererek
hakkıyla yüksek not alan öğrencilerimiz, sistemdeki suistimaller nedeniyle
haksızlığa ve hak kaybına uğramamalıdır.
Bu nedenle OBP sistemi yeniden düzenlenmeli, etkili bir denetim
mekanizması kurularak suistimallerin önüne geçilmelidir.
TOKİ’NİN İLK
EVİM ARSA PROJESİ
Toplu Konut İdaresi
(TOKİ) tarafından yürütülen “İlk Evim Arsa” projesinin başvuruları 10 Ekim–7
Kasım 2022 tarihleri arasında alınmış, Mart 2023’te gerçekleştirilen kuralarla
hak sahipleri belirlenmiştir. Ancak aradan geçen yıllara rağmen arsaların teslimi
konusunda kayda değer bir gelişme maalesef yaşanmamıştır.
Çok sayıda hak
sahibi hâlâ arsasının nerede olduğunu bilmemektedir. Birçok ilde arsa
belirleme, tahsis, imar ve altyapı süreçleri tamamlanmadığı halde hak
sahiplerinden 100 bin TL ve üzerinde ön ödeme talep edilmektedir. Bazı
bölgelerde sınırlı ilerlemeler yaşansa da verilen vaatlerin önemli ölçüde
yerine getirilemediği görülmektedir.
Arsaların teslimi
gecikirken vatandaşlara, teslimden sonra iki yıl içinde konutlarını tamamlama
şartı getirilmesi de hakkaniyetli değildir. Belirlenen süre içerisinde konut
yapımını tamamlayamayanların arsa hakkının geri alınması ve ödemelerinin yüzde
10’unun ceza olarak kesilmesi yeni mağduriyetlere yol açacaktır. Bu nedenle söz
konusu uygulamanın yeniden değerlendirilmesi gerekir. Ayrıca müşterek arsalarda
konut yapımının TOKİ tarafından üstlenilmesi, anlaşmazlıkları ve teknik
sorunları önleyecektir.
Arsa hakkı kazanan
vatandaşların TOKİ’nin diğer konut projelerine başvuru hakkını kaybetmesi de
fırsat eşitliğine aykırıdır. Vatandaşlar, kendilerinden kaynaklanmayan
gecikmeler nedeniyle cezalandırılmamalıdır. Gecikme süresince ödeme şartları
ağırlaştırılmamalı, hak kayıplarını önleyecek yasal ve idari güvenceler
sağlanmalıdır. Sürecin takvimi kamuoyuyla açık biçimde paylaşılmalıdır. Hak
sahiplerinin ekonomik şartları gözetilmeli ve kendilerine makul, uygulanabilir,
açık ve adil bir teslim takvimi sunulmalıdır.
BÖLGESEL ASGARİ
ÜCRET DEĞİL, ADİL ÜCRET SİSTEMİ KONUŞULMALIDIR
Son günlerde
bölgesel ve sektörel asgari ücret tartışmaları yeniden gündeme getirilmektedir.
Farklı şehirlerin ve sektörlerin maliyetleri elbette değerlendirilebilir. Ancak
Türkiye'nin asıl gündemi bu olmamalıdır. Asıl mesele, milyonlarca çalışanın
hâlâ asgari ücretle geçinmek zorunda bırakılmasıdır.
Asgari ücret,
istisnai bir taban ücret olması gerekirken bugün çalışanların önemli bir
kısmının aldığı standart ücret hâline gelmiştir. Bu tablo, gelir dağılımındaki
adaletsizliğin ve üretim yerine rantı ve tüketimi önceleyen ekonomik anlayışın
bir sonucudur.
Yürürlükteki Asgari
Ücret Yönetmeliği, asgari ücreti yalnızca işçinin zorunlu ihtiyaçlarını esas
alarak tanımlamaktadır. Bu tanım mutlaka değiştirilmeli; asgari ücret
belirlenirken sadece işçinin değil, ailesinin geçim şartları da esas
alınmalıdır. Çalışan, yalnızca kendisinin değil, ailesinin geçiminden de
sorumludur.
Asgari ücret hiçbir
zaman açlık sınırının altında belirlenmemelidir. Açlık sınırının altında kalan
bir ücret, çalışanın alın terinin karşılığını vermediği gibi ailesinin temel
ihtiyaçlarını karşılamasına da imkân tanımamaktadır.
Türkiye'nin
ihtiyacı, bölgelere veya sektörlere göre asgari ücret belirlemek değil;
üretimi, istihdamı ve adil paylaşımı esas alan politikalarla çalışanların
refahını artırmaktır. Hedef; emeğin sömürülmediği, alın terinin hakkının
eksiksiz verildiği, asgari ücretin istisna hâline geldiği ve her ailenin refah
içinde geçinebildiği adil bir iktisadi düzen olmalıdır.
MOTORLU TAŞITLAR
VERGİSİ ADALET ESASINA GÖRE YENİDEN DÜZENLENMELİDİR
Motorlu Taşıtlar
Vergisi, dar gelirli vatandaş için sadece yıllık bir vergi değil, giderek
ağırlaşan bir malî yüke dönüşmüştür. Asgari ücretle çalışan veya en düşük
emekli aylığıyla geçinmeye çalışan bir vatandaş, yıllarca tasarruf yaparak ya
da borçlanarak bir araç sahibi olduğunda bunun bedelini yalnızca satın alma
aşamasında ödememektedir.
Aracı satın alırken
ÖTV ve KDV ödeyen vatandaş, her yıl MTV ödemekte; akaryakıt alırken yüksek ÖTV
ve KDV'ye, aracının bakım ve onarımında ise yeniden KDV yüküne maruz
kalmaktadır. Bir mal ve hizmet üzerinden farklı adlar altında defalarca vergi
alınması, vatandaşın omuzlarındaki yükü her geçen gün daha da artırmaktadır.
Devlet, zorunlu
ihtiyaçlar konusunda vatandaşlarını kâr kapısı olarak görmemeli ve uyguladığı
vergilerle temel ihtiyaçlara erişimi güçleştirmemelidir. Özellikle toplu
taşımanın imkânlarının yetersiz olduğu birçok il ve ilçede araç sahibi olmak
bir lüks değil, zorunlu bir ihtiyaçtır. Bu nedenle adil bir vergilendirme
sisteminde vatandaşa yüklenecek vergi yükü, serveti ve geliriyle orantılı
olmalıdır.
Türkiye'deki vergi
sisteminde zahiren az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi alınmaktadır.
Ancak gerçekte durum tam tersinedir. En yüksek oranda vergiyi dar gelirliler
ödemektedir. Türkiye'nin ihtiyacı, aynı mal ve hizmet üzerinden defalarca vergi
alan değil; kazancı, serveti ve ödeme gücünü esas alan adil bir vergi
sistemidir.
GÜÇLÜ TOPLUM
İÇİN AİLE KURUMUNU GÜÇLENDİRECEK TEDBİRLER ALINMALIDIR
Aile, toplumun
temel taşı ve güçlü bir geleceğin en önemli güvencesidir. Aile kurumunun karşı
karşıya olduğu sosyal ve ekonomik sorunların çözümü için aileyi koruyan,
evliliği teşvik eden ve çocuk sahibi olmayı destekleyen kapsamlı politikalar
vakit kaybetmeden hayata geçirilmelidir.
Bu kapsamda aile
kurumunu güçlendirecek önerilerimizin hayata geçirilmesi büyük önem
taşımaktadır:
Aile kurumunun
korunması ve güçlendirilmesi amacıyla “Aile Okulları” kurulmalıdır.
Yeni evlenen
gençlere bu okullarda iki ay süreyle aile içi iletişim, eşlerin karşılıklı hak
ve sorumlulukları, aile ekonomisinin yönetimi, ahlaki değerler ve
karşılaşılabilecek sorunları çözme gibi konularda kapsamlı eğitimler
verilmelidir.
Bu program, Diyanet
İşleri Başkanlığı koordinasyonunda yürütülmeli; gençlerin katılımını teşvik
amacıyla iki aylık aile eğitimini başarıyla tamamlayan çiftlerin her birine
birer Cumhuriyet altını hibe edilmelidir.
Gençlerin yuva
kurmasını kolaylaştırmak, devletin en temel sorumluluklarından biridir. Düğün,
çeyiz, konut ve kira maliyetlerindeki artış nedeniyle birçok genç evliliği
ertelemekte veya ağır borç yükü altında aile kurmak zorunda kalmaktadır.
Evlenecek gençlere
devlet tarafından sağlanan faizsiz evlilik kredileri, hibe desteğine
dönüştürülmeli ve destek miktarı günün ekonomik şartlarına göre artırılmalıdır.
İhtiyaç sahibi genç çiftlere ayrıca kira yardımı yapılmalı, evliliğin önündeki
ekonomik engeller ortadan kaldırılmalıdır.
Nüfus artışını desteklemek ve aile
kurumunu güçlendirmek amacıyla üç ve daha fazla çocuk sahibi ailelere yönelik
teşvik politikaları hayata geçirilmelidir. Bu ailelerin ilk sıfır araç
alımlarında ÖTV indirimi sağlanmalı; şehir içi ve şehirlerarası toplu ulaşım
hizmetlerinde özel indirimler uygulanmalıdır.
Ev hanımları;
aileyi ayakta tutan, çocukların yetişmesine emek veren ve toplumun geleceğine
önemli katkılar sunan büyük bir sorumluluk üstlenmektedir. Ancak ev içindeki bu
muazzam çaba, sosyal güvenlik sisteminde ne yazık ki görmezden gelinmektedir.
Hanımların ev içi
emeğinin maddi olarak desteklenmesi, evlilik bağını da güçlendirecektir. Bunun
için en az 25 yıl evli kalan ve ömrünü ailesine adayan ev hanımlarına emeklilik
hakkı tanınmalıdır. Böyle bir düzenlemeyle ev hanımlarının yaşlılık döneminde
ekonomik olarak zorluk yaşamasının da önüne geçilmiş olacaktır.
FİLİSTİN’DE
İŞGALİ DURDURACAK SOMUT ADIMLAR DERHÂL ATILMALIDIR
Siyonist terör
rejimi, işgal ve katliamlarını sadece Gazze’de değil, tüm Filistin
topraklarında pervasızca sürdürmektedir. 2023 yılının sonunda Batı Şeria’da
“güvenlik bölgesi” kılıfıyla başlatılan işgal planı, iki buçuk yılı aşkın
süredir sahada fiilen uygulanmaktadır.
Filistin Duvar ve
Yerleşim Direnişi Komisyonunun verilerine göre, bugüne kadar 45 yerleşim birimi
çevresinde tampon bölgeler oluşturulmuştur. Bu uygulamalarla binlerce dönümlük
Filistin toprağı gasp edilmiş, Filistin halkının kendi mülklerine erişimi tamamen
engellenmiştir.
Bu gasp hareketi,
birkaç aşırı sağcının münferit girişimi değildir. Filistin topraklarını
bütünüyle işgal etme ve bölgeyi Yahudileştirme hedefi taşıyan siyonist
politikanın adım adım uygulamaya konulmasıdır.
Artık kınama
mesajlarının, diplomatik temennilerin ve sonuç üretmeyen açıklamaların hiçbir
karşılığı kalmamıştır. Filistin halkının can güvenliğinin sağlanması,
topraklarının ve mülkiyet haklarının korunması için derhal kararlı ve somut
adımlar atılmalıdır. Bu doğrultuda;
Ürdün ve Mısır gibi sınırdaş ülkeler başta olmak üzere, bölge ülkelerinin
öncülüğünde acilen askerî garantörlük mekanizması oluşturulmalı; işgalci rejim
sahadaki fiilî güçle durdurulmalıdır.
AFGANİSTAN’DAKİ
SEL FELAKETİ
Afganistan’ın
doğusundaki Nuristan vilayetinde meydana gelen şiddetli sel felaketinde en az
20 Afgan kardeşimiz hayatını kaybetmiştir. Bu elim felakette vefat edenlere
Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyoruz.
Afganistan İslam Emirliği’nin deprem ve sel gibi doğal afetler
karşısında ağır kayıplar vermesinin temelinde; yetersiz altyapı, zayıf
arama-kurtarma imkânları ve kısıtlı insani müdahale kapasitesi yatmaktadır. Bu
tablonun asıl sorumlusu ise ülkeyi on yıllarca işgal altında tutarak tahrip
eden, çekilirken de Afgan halkının milyarlarca dolarlık varlıklarını gasp eden
emperyalist güçlerdir. Yıllarca kaynakları sömürülen, altyapısı tahrip edilen
ve acımasız yaptırımlarla ekonomik açıdan felç edilmeye çalışılan bir ülkenin
büyük afetlerle tek başına mücadele etmesi beklenemez.
Ne yazık ki bölge
ülkeleri de emperyalist baskılara boyun eğerek, ülkesini işgalden kurtaran yeni
yönetimi halen resmî olarak tanımamakta; bu durum Afganistan’ın ekonomik olarak
kalkınmasını ve yaralarını sarmasını geciktirmektedir.
Afgan halkının
yaralarının sarılması, ülkenin yeniden imarı ve doğal afetlere karşı
dayanıklılığının artırılması, bütün İslam ülkeleri açısından bir kardeşlik
meselesi ve insanî bir yükümlülüktür.
Bölge ülkeleri,
emperyalist baskılara boyun eğmeden Afganistan İslam Emirliği’ni resmî olarak
tanımalı; diplomatik, ekonomik, siyasi ve askerî ilişkileri geliştirmelidir.
Uluslararası toplum
da Afgan halkına ait rezervlerin şartsız biçimde serbest bırakılması için
kararlı bir tutum ortaya koymalı, insanî yardımlar siyasi hesaplara kurban
edilmeden bölgeye ulaştırılmalıdır.
