DOĞRU TERCİH,
DOĞRU REHBERLİK
LGS ve YKS sonuçları açıklandı. Tüm öğrencilerimiz için hayırlı olsun.
LGS tercih süreci devam ederken yüz binlerce gencimiz için şimdi de YKS tercih
maratonu başladı. Bu süreçte öğrencilerimize ve velilerimize şu tavsiyelerde
bulunmak istiyoruz:
LGS tercihlerinde esas alınması gerekenin puan değil, yüzdelik dilim
olduğunu unutmayalım. Tercih listesini izi yalnızca yüksek hedefli
seçeneklerden oluşturmak yerine başarı sırasına uygun ve yerleşme ihtimali daha
yüksek alternatiflere göre değerlendirmek daha sağlıklı olacaktır. Sadece
“puanım yetiyor” mantığıyla tercih yapmak isabetli olmayacaktır.
YKS tercihlerinde ise ilk bakılması gereken veri başarı sırasıdır.
Tercih edilecek bölümün yalnızca adına veya üniversitenin popülerliğine
bakmamak gerekir. Bölümde okutulan dersler, mezuniyet sonrası çalışma alanları
ve istihdam imkânları mutlaka araştırılmalıdır. Sosyal medyada “geleceğin
mesleği” olarak tanıtılan her bölüm, sorgulamadan tercih edilmemelidir.
Karar verirken yetenekler, ilgi alanları, çalışma kapasitesi ve mesleki
yatkınlık göz önünde bulundurulmalıdır. Üniversite tercihinde ihtiyaç, ulaşım
ve hayat maliyetleri de mutlaka hesaba katılmalıdır. Ayrıca tercih
kılavuzundaki özel şartlar dikkatle okunmalı, geçmiş yılların taban puanları
kesin sınır gibi değerlendirilmemelidir.
Velilerimizin çocukları yerine tercih yapmaktan kaçınması, tercihlere
ilişkin kararın öğrencinin iradesi temelinde ve istişare ile verilmesi büyük
önem arz etmektedir. Tercih listeleri aceleyle değil, araştırılarak ve doğru
rehberlik alınarak hazırlanmalıdır. Doğru tercih, yalnızca bir okula veya
bölüme yerleşmek değildir. Doğru tercih; öğrencinin yeteneği, hedefi ve
geleceğiyle uyumlu bir karar verebilmektir.
FAİZ YÜKÜ
ALTINDAKİ BÜTÇE
2026 yılının
ilk altı aylık bütçe verileri, kamu maliyesine farklı bir pencereden bakmayı
gerektiriyor. Hazine bu dönemde 7 trilyon 939 milyar TL gelir elde ederken 9
trilyon 267 milyar TL harcama yaptı. İlk bakışta en büyük sorun bütçe açığı
gibi görünse de asıl dikkat edilmesi gereken husus faiz ödemeleridir. Çünkü 1
trilyon 429 milyar TL’ye ulaşan faiz ödemeleri, toplam harcamaların yaklaşık
yüzde 16’sını oluşturmaktadır.
Ancak asıl
dikkat çekici olan şudur: Faiz ödemeleri bütçeden çıkarıldığında Hazine 368,7
milyar TL fazla vermektedir. Yani vatandaşın ödediği vergiler; eğitim, sağlık,
güvenlik ve diğer temel kamu hizmetlerini finanse etmeye yetmekte, bütçe
açığının asıl kaynağını ise faiz ödemeleri oluşturmaktadır.
Bu tablo ister istemez şu soruyu akla getiriyor:
Vergilerimiz yeni fabrikalar, daha güçlü bir tarım, nitelikli eğitim ve kalıcı
yatırımlar için mi toplanıyor; yoksa geçmişte alınan borçların faizini ödemek
için mi?
Ülkemizin
gerçek ekonomik gücü, ne kadar borç bulabildiğiyle değil, ürettiği kaynakları
hangi alanlara yönlendirdiğiyle ölçülür. Bütçenin önemli bir kısmının faize
gitmesi, gelecek nesillerin imkânlarının bugünden tüketilmesi anlamına gelir.
Kalıcı çözüm ise borç ve faiz eksenli anlayışı terk ederek üretimi, tasarrufu
ve reel ekonomiyi önceleyen, İslam iktisadı ilkelerini esas alan bir mali
yapının hayata geçirilmesidir.
SUÇA
SÜRÜKLENEN ÇOCUKLAR SORUNUNDA CEZA VE SOSYAL POLİTİKA DENGESİ
Çocukların
özellikle organize suç yapıları tarafından çeşitli suçlarda araç olarak
kullanılması, toplumsal güvenliği doğrudan etkileyen ciddi bir sorundur.
Çocukların
yaşlarından kaynaklanan ceza sorumluluğu rejiminin suç örgütleri tarafından
istismar edilmesi karşısında, cezaların artırılmasının belirli ölçüde
caydırıcılık sağlayacağı düşünülebilir. Fakat yaptırımların ağırlaştırılmasına
dayanan bir yaklaşım, sorunun kaynağını tek başına ortadan kaldırmayacak;
çocukları suça yönelten yapılar varlığını sürdürdükçe benzer sonuçların yeniden
ortaya çıkmasını engelleyemeyecektir.
Bu nedenle
suç örgütlerinin çocukları kullanmasını önleyen etkili soruşturma yöntemleri,
örgüt yöneticilerine yönelik ağır yaptırımlar ve çocukların korunmasını esas
alan sosyal politikalarla birlikte ele alınmalıdır. Asıl hedef, çocukları suça
açık hâle getiren toplumsal zeminin ortadan kaldırılması olmalıdır.
Ailenin
güçlendirilmesi, okul ile aile arasındaki bağın yeniden kurulması, çocukların
değer ve sorumluluk bilinci kazanmasını sağlayacak manevi ve ahlaki eğitimin
desteklenmesi, bağımlılık ve şiddet risklerine karşı erken müdahale
mekanizmalarının oluşturulması bu sürecin temel unsurları olmalıdır.
Dijitalleşmenin,
sosyal medya kültürünün ve değersizlik duygusunun etkisi altında birçok aile,
çocukları üzerinde sağlıklı bir rehberlik ve denetim kurmakta zorlanmaktadır.
Buna ekonomik sıkıntılar, uzun çalışma süreleri, yoksulluk, eğitim imkânlarına
erişimdeki eşitsizlikler ve ailelerin çocuklarıyla yeterli vakit geçirememesi
de eklenmektedir.
Dolayısıyla
kalıcı çözüm, cezaların artırılmasının ötesindedir. Çocukları değerlerle
bütünleştiren, inanç ve ahlaki ilkelerle yoğuran; aileleri ekonomik,
psikososyal ve manevi açıdan destekleyen, okulu yeniden koruyucu bir alana
dönüştüren, çocuğu suç çevrelerinden uzaklaştıracak kapsamlı bir sosyal
politika geliştirilmesidir.
AİLE ON
YILINDA KÜLTÜREL ETKİNLİKLER AİLEYİ GÜÇLENDİRECEK NİTELİKTE OLMALIDIR
Aile
kurumunun zayıflaması, nüfusun erimesi, evliliklerin azalıp boşanmaların
artması gibi sorunlar dikkate alınarak, 2026-2035 dönemi Cumhurbaşkanlığı
genelgesi ile "Aile ve Nüfus 10 Yılı" ilan edildi. Bu bağlamda aile
kurumunu güçlendirecek ve gençleri bilinçlendirecek etkinliklerin yapılması
beklenirken maalesef aileyi daha fazla tahrip edecek ve ahlaki yozlaşmayı
körükleyecek etkinliklerin sözde kültürel faaliyet olarak kabul edilip organize
edilmesi büyük bir çelişkidir.
Kültür, bir
toplumun geçmişinden bugüne biriktirdiği tüm değerleridir. Buna binaen kültürel
anlamda yapılacak tüm etkinlikler ahlak ve aile gibi bizleri bugüne taşıyan
değerleri yansıtacak ve koruyacak nitelikte olmalıdır. Oysa ülkemizde
yapılan sözde kültür festivalleri, tamamen Batı’nın hazcı, teşhirci, ahlakı
dejenere edici, gayrimeşru ilişkileri teşvik edici anlayışını temsil
etmektedir.
Özellikle
1-16 Ağustos tarihleri arasında İstanbul'da düzenlenmesi planlanan etkinliklere
cinsel sapkınlığın propagandasını yapan grupların ve gayri ahlaki yaşamları
olan sözde ünlülerin davet edilmesi; anlam arayışı ve rol model ihtiyacı olan
gençliğe vurulan büyük bir darbedir.
Gençliğin geleceğinin
şekillendiği kültür
ve sanat alanında, günübirlik popülerlik uğruna değer aşınmasına yol açacak
uygulamalardan kaçınılmalı; gençlerimizin anlam arayışı ve rol model ihtiyacı
göz ardı edilmemelidir. Popüler olanı değil, topluma değer katan, kültürel ve
ahlaki sorumluluk taşıyan örnek şahsiyetleri öne çıkaran bir anlayış
benimsenmelidir. Gençlerimizin değer dünyasını güçlendirecek sağlıklı kültür
politikaları bu anlayış üzerine inşa edilmelidir.
ÖZEL OKUL
ÖĞRETMENLERİNİN MAĞDURİYETLERİ
Ülkemizde on
binlerce özel okul öğretmeni, güvencesiz sözleşmelerle çalışmak zorunda
bırakılmaktadır. Maaşların bir kısmı elden ve çoğu zaman gecikmeli ödenmekte,
sigorta primleri ise gerçek ücret üzerinden yatırılmamaktadır. Hiçbir gerekçe
gösterilmeden işine son verilen, her yıl işini kaybetme korkusuyla yaşayan
öğretmenler, en temel haklarını arayabilmek için sağlıklarını dahi riske atmak
zorunda kalmaktadır.
Oysa bir
milletin geleceğini inşa eden öğretmenler, sömürülecek bir maliyet kalemi
olarak görülemez. İnsan onuruna yaraşır bir ücretle çalışmak, iş güvencesine
sahip olmak ve emeğine saygı duyulması her öğretmenin en temel hakkıdır.
Çocuklarımızı emanet ettiğimiz eğitim emekçilerinin bu denli güvencesiz ve
değersiz bırakılması ne vicdana ne de adalet duygusuna sığmaktadır.
Özel sektör
öğretmenleri için taban maaş düzenlemesi daha fazla geciktirilmeden hayata
geçirilmeli, güvencesiz sözleşme düzenine son verilmeli, sigorta primleri
gerçek ücret üzerinden yatırılmalı ve keyfî işten çıkarmalar engellenmelidir. Öğretmenlerimizin
hakkını
savunmak, aslında çocuklarımızın geleceğini ve ülkemizin yarınlarını
savunmaktır. Bu sorumluluk hepimizin omuzlarındadır.
VAKIF
ÜNİVERSİTELERİNDE ÇALIŞAN AKADEMİSYENLERİN SORUNLARI
Vakıf
üniversitelerinde son iki yılda yüzlerce akademisyen işini kaybetti. “Norm
kadro fazlası”, “bölüm kapatma” gibi gerekçelerin ardında çoğu zaman bilimsel
liyakattan ziyade, kurumların gelir-gider hesabı yatıyor. Öyle ki mahkeme
kararıyla görevine dönen akademisyenler dahi yeniden işten çıkarılıyor;
öğrenciler ise bu belirsizlik nedeniyle zaman zaman eğitimlerini yarıda
bırakmak zorunda kalıyor.
İlim,
piyasanın kâr-zarar cetveline sıkıştırılmamalıdır. Araştırma, yayın ve bilimsel
üretimle de yükümlü akademisyenlerin haftalık ders yükünün on beş-on sekiz
saate çıkarıldığı, hocaların bir gecede
“fazla” ilan edildiği bir düzende ne akademik nitelik ne de öğrencinin hakkı
korunabilir. Özellikle de sosyal bilimlerde bu sorunların
daha yoğun
yaşanması kaygı vericidir.
Vakıf
üniversitelerinde keyfî ve toplu işten çıkarmalara son verilmeli; iş güvencesi yasal teminata
kavuşturulmalı; “norm kadro” değerlendirmeleri şeffaf ve nesnel ölçütlere
bağlanmalı; mahkeme kararları istisnasız uygulanmalıdır. Bu mağduriyetlerin
giderilmesi için kamu üzerine düşeni yapmalı; ilmin ve emeğin hak ettiği
saygıyı gördüğü bir düzen bir an önce hayata geçirilmelidir.
KUMARBAZLAR
İYİLİK MELEĞİ OLAMAZ!
Seküler, laik
kesimin bir zamanlar adeta toz kondurmadığı bazı sözde sanatçı ve program
sunucularının, “ahbap çavuş” ilişkileriyle milletin duygularını sömürerek
deprem bölgeleri için topladıkları yardımları, özellikle kumar masalarında ve
sanal kumar ortamlarında çarçur ettiklerine dair güçlü iddialar, kamuoyunda
geniş yankı uyandırmıştır. Bu iddialar, kumar illetini ve bu illete bulaşmış
kişilerin toplumda rol model olarak öne çıkarılmasının doğuracağı
tehlikeleri bir
kez daha gündeme getirmiştir.
Kumar, bugün
artık sadece kumarhane masalarında değil; cep telefonu ekranlarında, “canlı
bahis” bildirimlerinde, gençlerin gözü önünde akan reklam kuşaklarında yer
buluyor. Bu, bağımlılığın en tehlikeli yanı, kazanma vaadiyle süslenerek meşrulaştırılması
ve toplumun
güya saygın gördüğü isimler eliyle dolaylı olarak normalleştirilmesidir. Oysa
bir neslin geleceği, ekrandaki jetonların parıltısına terk edilemez.
Bu çürümeye
karşı sözden öte eylem şarttır: Her türlü kumar organizasyonu yasaklanmalı,
bahis ve kumar reklamlarına yönelik denetimler caydırıcı hale getirilmelidir.
Dijital bahis platformlarının reklam ve sponsorluk yoluyla gençlere ulaşması
engellenmeli; bu tür tanıtımlara izin veren mecralar caydırıcı şekilde
cezalandırılmalıdır. Gençliğimize bırakılacak en büyük miras, hesapsız bir
servet değil; emeğin ve alın terinin kıymetini bilen sağlam bir karakterdir.
Aileleri,
ekonomik düzeni ve toplumsal huzuru olumsuz etkileyen kumar bağımlılığı,
bireysel bir zaaf olarak değil; tedavi edilmesi gereken bir halk sağlığı sorunu
olarak görülmeli ve bağımlılara ücretsiz, erişilebilir tedavi imkânı
sağlanmalıdır. Bağımlılıkla mücadele
kapsamında mahalle, cami ve okul işbirliğiyle erişilebilir rehabilitasyon
ağları kurulmalıdır. Okullarda erken yaşta verilecek farkındalık eğitimiyle
gençler, kumar bağımlılığının yol açtığı yıkım konusunda bilinçlendirilmelidir.
Milletin geleceği, şansa değil emeğe; sahte parıltılara değil sadakate emanet
edilmelidir.
Unutulmamalıdır
ki bu milletin huzura dair umudu; hırsızın, kumarbazın ve arsızın gerçekten
hesap verdiği gün başlayacaktır. Ayrıca bu davranışlarla anılan
kişilerin toplumda rol
model olarak parlatılmasından da vazgeçilmelidir. Kumar
alışkanlığıyla gündeme gelen kişilerin “iyilik meleği” gibi sunulması, toplumun
değer dünyasını aşındırmakta ve gençlere yanlış örnekler sunmaktadır. Bu konuda
medya kuruluşları, kamu kurumları ve toplumun bütün kesimleri daha sorumlu
davranmalıdır.
ABD-İRAN
SAVAŞI
ABD’nin
İran’a yönelik başlattığı haksız ve hukuksuz saldırılar sınır tanımadan devam
ediyor. ABD yaptığı saldırılarla doğrudan elektrik santralleri, su
tesisleri ve köprüler gibi sivil altyapıları vurmakta; siyonist rejimin
güvenliğini tahkim etme ve bölgenin petrol kaynaklarına çökme arzusuyla
sömürgeci bir yıkım politikası yürütmektedir. Bu kirli savaşla
bölgeyi kaosa
sürükleyen Trump liderliğindeki yapı, sistematik olarak savaş suçu işlemekte ve
bölge ülkelerini kendine kalkan yaparak savaşı tüm bölgeye yaymaya
çalışmaktadır. Sözde güvenliklerini sağlama vaadiyle bölge
ülkelerinden açıkça “koruma haracı” talep eden ABD, korku üreterek haraç kesen
küresel bir haydut gibi hareket etmektedir.
Gazze’deki soykırım
karşısında kurumsal
iflas yaşayan uluslararası kuruluşlar, savaş tüccarlarına karşı hiçbir
caydırıcılık üretememiştir. Dünya, hukukun askıya alındığı ve her hukuksuz
misalin bir sonraki vahşet için "emsal teşkil ettiği" tehlikeli bir
kuralsızlık sürecine ilerlemektedir. Bu cezasızlık sürecinin devam etmesi,
küresel düzeni tamamen anarşiye sürükleyecektir. Uluslararası kurumların kalan
son meşruiyetini kurtarabilmesinin yegâne şartı, köklü bir yapısal reformdur.
Küresel
kurumlar, bu suç şebekelerine karşı yaptırım uygulayacak şekilde yeniden
yapılandırılmadığı müddetçe uluslararası hukuk, sömürgecilerin maskesi olmaktan
öteye geçemeyecektir. İnsanlığın geleceği, bu kuralsızlık sürecine ve savaş
tüccarlarına karşı tecrit politikasının acilen devreye sokulmasına bağlıdır.
GAZZE’DE ATEŞKES ALDATMACASI
Gazze’de
ateşkese rağmen işgal rejiminin saldırıları devam etmektedir. ABD’nin Gazze’ye
yönelik ortaya koyduğu sözde barış planının, siyonistlerin, suikastlarını daha
serbestçe yapabilmelerine ve işgal ettikleri alanları genişletmelerine imkân
sağlamak amacıyla kurgulanmış bir aldatmaca olduğu da bir kez daha ortaya
çıkmıştır. Bu sürecin bu şekilde sürdürülmesi imkânsızdır. Ne yazık ki garantör
ülkelerin sergilediği tepkisizlik ve eylemsizlik politikası, siyonist
saldırganlığı daha da şiddetlendirmekte ve katliam şebekesini
cesaretlendirmektedir.
Bu aşamada
uluslararası kamuoyunun baskısı hayati bir öneme sahiptir. Vicdan sahibi
kitleler Gazze’yi asla gündemden düşürmemeli, garantör ülkelere hukuki ve
insani sorumluluklarını her an hatırlatmalıdır.
Ateşkes
kavramı, soykırımın en büyük finansörü ve hamisi olan Trump’ın utanmazca ifade
ettiği gibi "daha yavaş ateş etmek" yani katliamı zamana yaymak
sığlığından acilen çıkarılmalıdır. Bu anlayış yıkılmadığı müddetçe,
siyonistlerin vahşi katliamlarının önüne geçilmesi mümkün olmayacaktır. İşlenen
soykırım suçuna ve devam eden toprak gasplarına karşı tek somut çözüm;
siyonistlere karşı sahada askerî bir duruş sergilemektir.
KIBRIS’TA SADECE TOPRAK DEĞİL,
KİMLİK DE SAVUNULMALIDIR!
Kıbrıs Barış Harekâtı’nın
yıl dönümünde, bugün Doğu Akdeniz’de karşı karşıya kaldığımız jeopolitik
kuşatma, 1974’teki kararlılığın aynı dirayetle sürdürülmesi gerektiğini net bir
şekilde göstermektedir.
Son NATO Zirvesi’nin
hemen
ardından Avrupa Parlamentosu’nun (AP) yayınladığı skandal rapor, Batı’nın
Türkiye’ye yönelik ön yargılı bakış açısını ve ikiyüzlülüğünü bir kez daha
gözler önüne sermiştir. Batı dünyası, bir yandan Türkiye’nin savunma
sanayisinde ulaştığı gücü ve stratejik teknolojileri kendi hizmetine alıp
tekelinde tutmak istemekte; diğer taraftan ise Türkiye’nin çıkarlarını her
fırsatta tehlikeye atan adımlar atmaktadır. Bu ikiyüzlü yaklaşımın en büyük ve
en somut göstergelerinden biri, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs politikalarıdır.
ABD,
İngiltere ve Fransa’nın bölgedeki haksız askerî yığınağı ve Kuzey Kıbrıs’ı
uluslararası alanda izole etme çabaları, bu tehlikeli planın parçasıdır.
Türkiye’yi savunma sanayisi üzerinden kendilerine bağımlı kılmaya çalışırken,
Doğu Akdeniz’deki hakları gasp etmeye yeltenen bu ikiyüzlü politikalara karşı
stratejik dikkatler en üst seviyede tutulmalıdır. Türkiye, hem kendi meşru
haklarını hem de KKTC’nin egemenliğini korumaya muktedirdir.
Batılı devletlerin çıkarlarına
göre şekillenecek bir tavize asla geçit vermemelidir.
Ancak bununla
birlikte Kuzey Kıbrıs ve Türkiye için en büyük tehlike; askerî ya da tek
taraflı enerji anlaşmalarından kaynaklı tehditler değil, Kıbrıslı Müslümanların
kültürel açıdan Rumlaştırılması ve kimliksizleştirilmesidir. KKTC'li kimi
vekillerin de dile getirdiği gibi Kuzey Kıbrıs adeta bir kumar ve fuhuş cenderesine
hapsedilmiştir. İslamî kimliğin hedef alınıp aşındırıldığı, kültürel alandaki
bu sistematik yozlaştırmaya maalesef bugüne kadar etkili bir önlem
alınamamıştır. Bugün Kuzey Kıbrıs'ta, "Türkiye'yi istemiyoruz"
diyenlerin oranı göz ardı edilemeyecek bir düzeydedir. Bu tehlikeyi bertaraf
etmenin yolu ise askerî alanda alınacak tedbirlerden değil, medeniyet
değerlerimiz temelinde toplumsal kimliğin ve kültürün yeniden inşa ve tahkim
edilmesinden geçmektedir.
