Haftalık Gündem Değerlendirmemiz-21 Temmuz 2026

DOĞRU TERCİH, DOĞRU REHBERLİK

 

LGS ve YKS sonuçları açıklandı. Tüm öğrencilerimiz için hayırlı olsun. LGS tercih süreci devam ederken yüz binlerce gencimiz için şimdi de YKS tercih maratonu başladı. Bu süreçte öğrencilerimize ve velilerimize şu tavsiyelerde bulunmak istiyoruz:


LGS tercihlerinde esas alınması gerekenin puan değil, yüzdelik dilim olduğunu unutmayalım. Tercih listesini izi yalnızca yüksek hedefli seçeneklerden oluşturmak yerine başarı sırasına uygun ve yerleşme ihtimali daha yüksek alternatiflere göre değerlendirmek daha sağlıklı olacaktır. Sadece “puanım yetiyor” mantığıyla tercih yapmak isabetli olmayacaktır.

YKS tercihlerinde ise ilk bakılması gereken veri başarı sırasıdır.

Tercih edilecek bölümün yalnızca adına veya üniversitenin popülerliğine bakmamak gerekir. Bölümde okutulan dersler, mezuniyet sonrası çalışma alanları ve istihdam imkânları mutlaka araştırılmalıdır. Sosyal medyada “geleceğin mesleği” olarak tanıtılan her bölüm, sorgulamadan tercih edilmemelidir.

 

Karar verirken yetenekler, ilgi alanları, çalışma kapasitesi ve mesleki yatkınlık göz önünde bulundurulmalıdır. Üniversite tercihinde ihtiyaç, ulaşım ve hayat maliyetleri de mutlaka hesaba katılmalıdır. Ayrıca tercih kılavuzundaki özel şartlar dikkatle okunmalı, geçmiş yılların taban puanları kesin sınır gibi değerlendirilmemelidir.

 

Velilerimizin çocukları yerine tercih yapmaktan kaçınması, tercihlere ilişkin kararın öğrencinin iradesi temelinde ve istişare ile verilmesi büyük önem arz etmektedir. Tercih listeleri aceleyle değil, araştırılarak ve doğru rehberlik alınarak hazırlanmalıdır. Doğru tercih, yalnızca bir okula veya bölüme yerleşmek değildir. Doğru tercih; öğrencinin yeteneği, hedefi ve geleceğiyle uyumlu bir karar verebilmektir.

 

FAİZ YÜKÜ ALTINDAKİ BÜTÇE


2026 yılının ilk altı aylık bütçe verileri, kamu maliyesine farklı bir pencereden bakmayı gerektiriyor. Hazine bu dönemde 7 trilyon 939 milyar TL gelir elde ederken 9 trilyon 267 milyar TL harcama yaptı. İlk bakışta en büyük sorun bütçe açığı gibi görünse de asıl dikkat edilmesi gereken husus faiz ödemeleridir. Çünkü 1 trilyon 429 milyar TL’ye ulaşan faiz ödemeleri, toplam harcamaların yaklaşık yüzde 16’sını oluşturmaktadır.

 

Ancak asıl dikkat çekici olan şudur: Faiz ödemeleri bütçeden çıkarıldığında Hazine 368,7 milyar TL fazla vermektedir. Yani vatandaşın ödediği vergiler; eğitim, sağlık, güvenlik ve diğer temel kamu hizmetlerini finanse etmeye yetmekte, bütçe açığının asıl kaynağını ise faiz ödemeleri oluşturmaktadır.

 

Bu tablo ister istemez şu soruyu akla getiriyor: Vergilerimiz yeni fabrikalar, daha güçlü bir tarım, nitelikli eğitim ve kalıcı yatırımlar için mi toplanıyor; yoksa geçmişte alınan borçların faizini ödemek için mi?

 

Ülkemizin gerçek ekonomik gücü, ne kadar borç bulabildiğiyle değil, ürettiği kaynakları hangi alanlara yönlendirdiğiyle ölçülür. Bütçenin önemli bir kısmının faize gitmesi, gelecek nesillerin imkânlarının bugünden tüketilmesi anlamına gelir. Kalıcı çözüm ise borç ve faiz eksenli anlayışı terk ederek üretimi, tasarrufu ve reel ekonomiyi önceleyen, İslam iktisadı ilkelerini esas alan bir mali yapının hayata geçirilmesidir.


SUÇA SÜRÜKLENEN ÇOCUKLAR SORUNUNDA CEZA VE SOSYAL POLİTİKA DENGESİ

 

Çocukların özellikle organize suç yapıları tarafından çeşitli suçlarda araç olarak kullanılması, toplumsal güvenliği doğrudan etkileyen ciddi bir sorundur.

 

Çocukların yaşlarından kaynaklanan ceza sorumluluğu rejiminin suç örgütleri tarafından istismar edilmesi karşısında, cezaların artırılmasının belirli ölçüde caydırıcılık sağlayacağı düşünülebilir. Fakat yaptırımların ağırlaştırılmasına dayanan bir yaklaşım, sorunun kaynağını tek başına ortadan kaldırmayacak; çocukları suça yönelten yapılar varlığını sürdürdükçe benzer sonuçların yeniden ortaya çıkmasını engelleyemeyecektir.

 

Bu nedenle suç örgütlerinin çocukları kullanmasını önleyen etkili soruşturma yöntemleri, örgüt yöneticilerine yönelik ağır yaptırımlar ve çocukların korunmasını esas alan sosyal politikalarla birlikte ele alınmalıdır. Asıl hedef, çocukları suça açık hâle getiren toplumsal zeminin ortadan kaldırılması olmalıdır.

 

Ailenin güçlendirilmesi, okul ile aile arasındaki bağın yeniden kurulması, çocukların değer ve sorumluluk bilinci kazanmasını sağlayacak manevi ve ahlaki eğitimin desteklenmesi, bağımlılık ve şiddet risklerine karşı erken müdahale mekanizmalarının oluşturulması bu sürecin temel unsurları olmalıdır.

 

Dijitalleşmenin, sosyal medya kültürünün ve değersizlik duygusunun etkisi altında birçok aile, çocukları üzerinde sağlıklı bir rehberlik ve denetim kurmakta zorlanmaktadır. Buna ekonomik sıkıntılar, uzun çalışma süreleri, yoksulluk, eğitim imkânlarına erişimdeki eşitsizlikler ve ailelerin çocuklarıyla yeterli vakit geçirememesi de eklenmektedir.

 

Dolayısıyla kalıcı çözüm, cezaların artırılmasının ötesindedir. Çocukları değerlerle bütünleştiren, inanç ve ahlaki ilkelerle yoğuran; aileleri ekonomik, psikososyal ve manevi açıdan destekleyen, okulu yeniden koruyucu bir alana dönüştüren, çocuğu suç çevrelerinden uzaklaştıracak kapsamlı bir sosyal politika geliştirilmesidir.


AİLE ON YILINDA KÜLTÜREL ETKİNLİKLER AİLEYİ GÜÇLENDİRECEK NİTELİKTE OLMALIDIR

 

Aile kurumunun zayıflaması, nüfusun erimesi, evliliklerin azalıp boşanmaların artması gibi sorunlar dikkate alınarak, 2026-2035 dönemi Cumhurbaşkanlığı genelgesi ile "Aile ve Nüfus 10 Yılı" ilan edildi. Bu bağlamda aile kurumunu güçlendirecek ve gençleri bilinçlendirecek etkinliklerin yapılması beklenirken maalesef aileyi daha fazla tahrip edecek ve ahlaki yozlaşmayı körükleyecek etkinliklerin sözde kültürel faaliyet olarak kabul edilip organize edilmesi büyük bir çelişkidir.

 

Kültür, bir toplumun geçmişinden bugüne biriktirdiği tüm değerleridir. Buna binaen kültürel anlamda yapılacak tüm etkinlikler ahlak ve aile gibi bizleri bugüne taşıyan değerleri yansıtacak ve koruyacak nitelikte olmalıdır.  Oysa ülkemizde yapılan sözde kültür festivalleri, tamamen Batı’nın hazcı, teşhirci, ahlakı dejenere edici, gayrimeşru ilişkileri teşvik edici anlayışını temsil etmektedir.

 

Özellikle 1-16 Ağustos tarihleri arasında İstanbul'da düzenlenmesi planlanan etkinliklere cinsel sapkınlığın propagandasını yapan grupların ve gayri ahlaki yaşamları olan sözde ünlülerin davet edilmesi; anlam arayışı ve rol model ihtiyacı olan gençliğe vurulan büyük bir darbedir.

 

Gençliğin geleceğinin şekillendiği kültür ve sanat alanında, günübirlik popülerlik uğruna değer aşınmasına yol açacak uygulamalardan kaçınılmalı; gençlerimizin anlam arayışı ve rol model ihtiyacı göz ardı edilmemelidir. Popüler olanı değil, topluma değer katan, kültürel ve ahlaki sorumluluk taşıyan örnek şahsiyetleri öne çıkaran bir anlayış benimsenmelidir. Gençlerimizin değer dünyasını güçlendirecek sağlıklı kültür politikaları bu anlayış üzerine inşa edilmelidir.


ÖZEL OKUL ÖĞRETMENLERİNİN MAĞDURİYETLERİ

 

Ülkemizde on binlerce özel okul öğretmeni, güvencesiz sözleşmelerle çalışmak zorunda bırakılmaktadır. Maaşların bir kısmı elden ve çoğu zaman gecikmeli ödenmekte, sigorta primleri ise gerçek ücret üzerinden yatırılmamaktadır. Hiçbir gerekçe gösterilmeden işine son verilen, her yıl işini kaybetme korkusuyla yaşayan öğretmenler, en temel haklarını arayabilmek için sağlıklarını dahi riske atmak zorunda kalmaktadır.

 

Oysa bir milletin geleceğini inşa eden öğretmenler, sömürülecek bir maliyet kalemi olarak görülemez. İnsan onuruna yaraşır bir ücretle çalışmak, iş güvencesine sahip olmak ve emeğine saygı duyulması her öğretmenin en temel hakkıdır. Çocuklarımızı emanet ettiğimiz eğitim emekçilerinin bu denli güvencesiz ve değersiz bırakılması ne vicdana ne de adalet duygusuna sığmaktadır.

 

Özel sektör öğretmenleri için taban maaş düzenlemesi daha fazla geciktirilmeden hayata geçirilmeli, güvencesiz sözleşme düzenine son verilmeli, sigorta primleri gerçek ücret üzerinden yatırılmalı ve keyfî işten çıkarmalar engellenmelidir. Öğretmenlerimizin hakkını savunmak, aslında çocuklarımızın geleceğini ve ülkemizin yarınlarını savunmaktır. Bu sorumluluk hepimizin omuzlarındadır.


VAKIF ÜNİVERSİTELERİNDE ÇALIŞAN AKADEMİSYENLERİN SORUNLARI

 

Vakıf üniversitelerinde son iki yılda yüzlerce akademisyen işini kaybetti. “Norm kadro fazlası”, “bölüm kapatma” gibi gerekçelerin ardında çoğu zaman bilimsel liyakattan ziyade, kurumların gelir-gider hesabı yatıyor. Öyle ki mahkeme kararıyla görevine dönen akademisyenler dahi yeniden işten çıkarılıyor; öğrenciler ise bu belirsizlik nedeniyle zaman zaman eğitimlerini yarıda bırakmak zorunda kalıyor.

 

İlim, piyasanın kâr-zarar cetveline sıkıştırılmamalıdır. Araştırma, yayın ve bilimsel üretimle de yükümlü akademisyenlerin haftalık ders yükünün on beş-on sekiz saate çıkarıldığı,  hocaların bir gecede “fazla” ilan edildiği bir düzende ne akademik nitelik ne de öğrencinin hakkı korunabilir. Özellikle de sosyal bilimlerde bu sorunların daha yoğun yaşanması kaygı vericidir.

 

Vakıf üniversitelerinde keyfî ve toplu işten çıkarmalara son verilmeli; iş güvencesi yasal teminata kavuşturulmalı; “norm kadro” değerlendirmeleri şeffaf ve nesnel ölçütlere bağlanmalı; mahkeme kararları istisnasız uygulanmalıdır. Bu mağduriyetlerin giderilmesi için kamu üzerine düşeni yapmalı; ilmin ve emeğin hak ettiği saygıyı gördüğü bir düzen bir an önce hayata geçirilmelidir.


KUMARBAZLAR İYİLİK MELEĞİ OLAMAZ!

 

Seküler, laik kesimin bir zamanlar adeta toz kondurmadığı bazı sözde sanatçı ve program sunucularının, “ahbap çavuş” ilişkileriyle milletin duygularını sömürerek deprem bölgeleri için topladıkları yardımları, özellikle kumar masalarında ve sanal kumar ortamlarında çarçur ettiklerine dair güçlü iddialar, kamuoyunda geniş yankı uyandırmıştır. Bu iddialar, kumar illetini ve bu illete bulaşmış kişilerin toplumda rol model olarak öne çıkarılmasının doğuracağı tehlikeleri bir kez daha gündeme getirmiştir.

 

Kumar, bugün artık sadece kumarhane masalarında değil; cep telefonu ekranlarında, “canlı bahis” bildirimlerinde, gençlerin gözü önünde akan reklam kuşaklarında yer buluyor. Bu, bağımlılığın en tehlikeli yanı, kazanma vaadiyle süslenerek meşrulaştırılması ve toplumun güya saygın gördüğü isimler eliyle dolaylı olarak normalleştirilmesidir. Oysa bir neslin geleceği, ekrandaki jetonların parıltısına terk edilemez.

 

Bu çürümeye karşı sözden öte eylem şarttır: Her türlü kumar organizasyonu yasaklanmalı, bahis ve kumar reklamlarına yönelik denetimler caydırıcı hale getirilmelidir. Dijital bahis platformlarının reklam ve sponsorluk yoluyla gençlere ulaşması engellenmeli; bu tür tanıtımlara izin veren mecralar caydırıcı şekilde cezalandırılmalıdır. Gençliğimize bırakılacak en büyük miras, hesapsız bir servet değil; emeğin ve alın terinin kıymetini bilen sağlam bir karakterdir.

 

Aileleri, ekonomik düzeni ve toplumsal huzuru olumsuz etkileyen kumar bağımlılığı, bireysel bir zaaf olarak değil; tedavi edilmesi gereken bir halk sağlığı sorunu olarak görülmeli ve bağımlılara ücretsiz, erişilebilir tedavi imkânı sağlanmalıdır.  Bağımlılıkla mücadele kapsamında mahalle, cami ve okul işbirliğiyle erişilebilir rehabilitasyon ağları kurulmalıdır. Okullarda erken yaşta verilecek farkındalık eğitimiyle gençler, kumar bağımlılığının yol açtığı yıkım konusunda bilinçlendirilmelidir. Milletin geleceği, şansa değil emeğe; sahte parıltılara değil sadakate emanet edilmelidir.

 

Unutulmamalıdır ki bu milletin huzura dair umudu; hırsızın, kumarbazın ve arsızın gerçekten hesap verdiği gün başlayacaktır. Ayrıca bu davranışlarla anılan kişilerin toplumda rol model olarak parlatılmasından da vazgeçilmelidir. Kumar alışkanlığıyla gündeme gelen kişilerin “iyilik meleği” gibi sunulması, toplumun değer dünyasını aşındırmakta ve gençlere yanlış örnekler sunmaktadır. Bu konuda medya kuruluşları, kamu kurumları ve toplumun bütün kesimleri daha sorumlu davranmalıdır.


ABD-İRAN SAVAŞI

 

ABD’nin İran’a yönelik başlattığı haksız ve hukuksuz saldırılar sınır tanımadan devam ediyor. ABD yaptığı saldırılarla doğrudan elektrik santralleri, su tesisleri ve köprüler gibi sivil altyapıları vurmakta; siyonist rejimin güvenliğini tahkim etme ve bölgenin petrol kaynaklarına çökme arzusuyla sömürgeci bir yıkım politikası yürütmektedir. Bu kirli savaşla bölgeyi kaosa sürükleyen Trump liderliğindeki yapı, sistematik olarak savaş suçu işlemekte ve bölge ülkelerini kendine kalkan yaparak savaşı tüm bölgeye yaymaya çalışmaktadır. Sözde güvenliklerini sağlama vaadiyle bölge ülkelerinden açıkça “koruma haracı” talep eden ABD, korku üreterek haraç kesen küresel bir haydut gibi hareket etmektedir.

 

Gazze’deki soykırım karşısında kurumsal iflas yaşayan uluslararası kuruluşlar, savaş tüccarlarına karşı hiçbir caydırıcılık üretememiştir. Dünya, hukukun askıya alındığı ve her hukuksuz misalin bir sonraki vahşet için "emsal teşkil ettiği" tehlikeli bir kuralsızlık sürecine ilerlemektedir. Bu cezasızlık sürecinin devam etmesi, küresel düzeni tamamen anarşiye sürükleyecektir. Uluslararası kurumların kalan son meşruiyetini kurtarabilmesinin yegâne şartı, köklü bir yapısal reformdur.


Küresel kurumlar, bu suç şebekelerine karşı yaptırım uygulayacak şekilde yeniden yapılandırılmadığı müddetçe uluslararası hukuk, sömürgecilerin maskesi olmaktan öteye geçemeyecektir. İnsanlığın geleceği, bu kuralsızlık sürecine ve savaş tüccarlarına karşı tecrit politikasının acilen devreye sokulmasına bağlıdır.


GAZZE’DE ATEŞKES ALDATMACASI

 

Gazze’de ateşkese rağmen işgal rejiminin saldırıları devam etmektedir. ABD’nin Gazze’ye yönelik ortaya koyduğu sözde barış planının, siyonistlerin, suikastlarını daha serbestçe yapabilmelerine ve işgal ettikleri alanları genişletmelerine imkân sağlamak amacıyla kurgulanmış bir aldatmaca olduğu da bir kez daha ortaya çıkmıştır. Bu sürecin bu şekilde sürdürülmesi imkânsızdır. Ne yazık ki garantör ülkelerin sergilediği tepkisizlik ve eylemsizlik politikası, siyonist saldırganlığı daha da şiddetlendirmekte ve katliam şebekesini cesaretlendirmektedir.

 

Bu aşamada uluslararası kamuoyunun baskısı hayati bir öneme sahiptir. Vicdan sahibi kitleler Gazze’yi asla gündemden düşürmemeli, garantör ülkelere hukuki ve insani sorumluluklarını her an hatırlatmalıdır.

 

Ateşkes kavramı, soykırımın en büyük finansörü ve hamisi olan Trump’ın utanmazca ifade ettiği gibi "daha yavaş ateş etmek" yani katliamı zamana yaymak sığlığından acilen çıkarılmalıdır. Bu anlayış yıkılmadığı müddetçe, siyonistlerin vahşi katliamlarının önüne geçilmesi mümkün olmayacaktır. İşlenen soykırım suçuna ve devam eden toprak gasplarına karşı tek somut çözüm; siyonistlere karşı sahada askerî bir duruş sergilemektir.


KIBRIS’TA SADECE TOPRAK DEĞİL, KİMLİK DE SAVUNULMALIDIR!

 

Kıbrıs Barış Harekâtı’nın yıl dönümünde, bugün Doğu Akdeniz’de karşı karşıya kaldığımız jeopolitik kuşatma, 1974’teki kararlılığın aynı dirayetle sürdürülmesi gerektiğini net bir şekilde göstermektedir.

 

Son NATO Zirvesi’nin hemen ardından Avrupa Parlamentosu’nun (AP) yayınladığı skandal rapor, Batı’nın Türkiye’ye yönelik ön yargılı bakış açısını ve ikiyüzlülüğünü bir kez daha gözler önüne sermiştir. Batı dünyası, bir yandan Türkiye’nin savunma sanayisinde ulaştığı gücü ve stratejik teknolojileri kendi hizmetine alıp tekelinde tutmak istemekte; diğer taraftan ise Türkiye’nin çıkarlarını her fırsatta tehlikeye atan adımlar atmaktadır. Bu ikiyüzlü yaklaşımın en büyük ve en somut göstergelerinden biri, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs politikalarıdır.

 

ABD, İngiltere ve Fransa’nın bölgedeki haksız askerî yığınağı ve Kuzey Kıbrıs’ı uluslararası alanda izole etme çabaları, bu tehlikeli planın parçasıdır. Türkiye’yi savunma sanayisi üzerinden kendilerine bağımlı kılmaya çalışırken, Doğu Akdeniz’deki hakları gasp etmeye yeltenen bu ikiyüzlü politikalara karşı stratejik dikkatler en üst seviyede tutulmalıdır. Türkiye, hem kendi meşru haklarını hem de KKTC’nin egemenliğini korumaya muktedirdir. Batılı devletlerin çıkarlarına göre şekillenecek bir tavize asla geçit vermemelidir.

 

Ancak bununla birlikte Kuzey Kıbrıs ve Türkiye için en büyük tehlike; askerî ya da tek taraflı enerji anlaşmalarından kaynaklı tehditler değil, Kıbrıslı Müslümanların kültürel açıdan Rumlaştırılması ve kimliksizleştirilmesidir. KKTC'li kimi vekillerin de dile getirdiği gibi Kuzey Kıbrıs adeta bir kumar ve fuhuş cenderesine hapsedilmiştir. İslamî kimliğin hedef alınıp aşındırıldığı, kültürel alandaki bu sistematik yozlaştırmaya maalesef bugüne kadar etkili bir önlem alınamamıştır. Bugün Kuzey Kıbrıs'ta, "Türkiye'yi istemiyoruz" diyenlerin oranı göz ardı edilemeyecek bir düzeydedir. Bu tehlikeyi bertaraf etmenin yolu ise askerî alanda alınacak tedbirlerden değil, medeniyet değerlerimiz temelinde toplumsal kimliğin ve kültürün yeniden inşa ve tahkim edilmesinden geçmektedir.

 

 

 

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.