Haftalık Gündem Değerlendirmemiz - 17 Aralık 2025

BARO’NUN İBADETE KARŞI TUTUMU KABUL EDİLEMEZ

İzmir Menderes Adliyesi’nde bir hâkimin, Cuma namazı saatinin mesai ile çakışması nedeniyle duruşmaya ara vermesi, İzmir Barosu tarafından hedef alınmış; Baro, bu insani ve anayasal hakkı “Cumhuriyet’in kazanımlarına aykırılık” gibi köhnemiş bir söylemle mahkûm etmeye çalışmıştır. Bu yaklaşım, yıllardır bu ülkede laiklik ve Kemalizm adına topluma tepeden bakan, dışlayıcı ve inanç düşmanı zihniyetin tipik bir tezahürüdür.

Oysa Anayasa’nın 24. Maddesi, din ve vicdan hürriyetinin yalnızca inanca sahip olmayı değil, inancın gereği olan ibadetleri serbestçe yerine getirmeyi de kapsadığını açıkça düzenlemektedir. 2016 yılında yayımlanan genelgede de Cuma namazı saatinin mesai ile çakışması hâlinde kamu çalışanlarının izinli sayılması hüküm altına alınmıştır. Baro’nun iddiaları hem hukuken hem de toplumsal gerçeklik bakımından temelsizdir.

Ne var ki idari tasarruflara rağmen hem kamu hem özel sektörde uygulamada hâlâ ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Tam da bu nedenle HÜDA PAR olarak Temmuz 2025’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunduğumuz kanun teklifiyle, Cuma namazı saatinin mesaiyle çakışması hâlinde memur ve işçilerin kanunen izinli sayılmasını öngördük.

İzmir Barosu’nun açıklaması, bu ihtiyacın ne kadar elzem olduğunu bir kez daha göstermiştir. İnanç özgürlüğünü hedef alan gerici ve dayatmacı zihniyete karşı, toplumsal barışın ve anayasal hakların güçlendirilmesi adına tüm partileri ve kesimleri bu kanun teklifini desteklemeye çağırıyoruz.

 

TÜP BEBEK TEDAVİSİ TAMAMEN ÜCRETSİZ OLMALIDIR

Sayın Cumhurbaşkanının 2025 yılını “Aile Yılı” ilan etmesi, demografik yapımızdaki  hızlı değişime karşı alınması gereken tedbirlerin önemini bir kez daha ortaya koymuştur. Türkiye’nin doğurganlık hızı 2001’de 2,38 iken 2024’te 1,48’e düşmüş; nüfusun kendini yenileme eşiği olan 2,1’in çok altına inmiştir. Aynı dönemde yaşlı nüfus oranı %10,6’ya ulaşmıştır. Mevcut eğilimler devam ederse 2100 yılında her iki kişiden birinin 60 yaş ve üzerinde olacağı öngörülmektedir. Bu tablo, geleceğimizin güvenle inşasından ekonomik istikrara kadar birçok alanda ciddi riskler barındırmaktadır.

Doğurganlıktaki bu keskin düşüş dikkate alındığında, tüp bebek tedavisi aile politikaları açısından büyük önem  kazanmaktadır. Tüp bebek tedavisi dışında çocuk sahibi olamayan çiftlere, üç çocuğa kadar tüp bebek tedavisinin ücretsiz hâle getirilmesi; değilse de en azından ilk çocuk için yapılacak tedavi masraflarının tamamen devlet tarafından karşılanması gerekir.

Ayrıca doğum öncesi ve sonrası anne adaylarına  sunulan sosyal ve psikolojik desteklerin güçlendirilmesi, çocuklarına bakan annelerin daha fazla desteklenmesi ve ailelere yönelik ekonomik teşviklerin artırılması gerekmektedir.

Güçlü aile, güçlü toplum demektir. Bugün atacağımız adımlar, yarının nüfusunu, üretim kapasitesini ve toplumsal dayanıklılığını şekillendirecektir.

 

SOSYAL MEDYAYA YAŞ SINIRI GETİRİLMELİ

Dijitalleşme, sağladığı faydaların yanında birtakım tehlikeleri de beraberinde getirmektedir. Bilhassa gençlerimiz ve çocuklarımız için sosyal medya; uygunsuz içerikler, sanal kumar, uyuşturucu madde kullanımına yönlendirme ve sanal tuzaklar gibi pek çok risk barındırmaktadır. Gençliğin içine sürüklendiği manevi buhranın da bir neticesi olarak son zamanlarda artan akran zorbalığı, şiddet ve linç haberleri ise son derece endişe vericidir.

İnternetin kontrolsüz yapısı, çocukların ve gençlerin henüz tam olarak şekillenmemiş kişilik ve değer dünyasını kolaylıkla etkileyebilmekte, hatta yönlendirebilmektedir. Bu nedenle devletin, genç nesli korumak ve onların geleceğini güvence altına almak  için güçlü ve kararlı adımlar atması artık ertelenemez bir sorumluluk hâline gelmiştir.

Avustralya merkezli Griffith Üniversitesi’nde bilim insanları tarafından gerçekleştirilen bir çalışmada, 98.299 katılımcının verileri analiz edilmiştir. Bulgular, sosyal medyanın yoğun kullanımının dikkat süresini kısalttığını, stres ve anksiyete seviyesini artırdığını göstermektedir. Ayrıca bilişsel becerileri zayıflatmakta ve uzun vadede “beyin çürümesi” olarak tanımlanan olumsuz etkilere yol açmaktadır.

Geçtiğimiz günlerde Avustralya’da, 16 yaş altındaki gençlerin sosyal medya platformlarına erişimini yasaklayan yasal düzenleme yürürlüğe girmiştir. Dünyada ilk kez hayata geçirilen bu yasa, algoritmaların ve zararlı içeriklerin gençler üzerindeki olumsuz etkisini azaltmayı amaçlamaktadır.

Türkiye’de de bu konu geç kalınmış olmakla birlikte tartışılmaktadır. Ancak çalışmalar hızlandırılmalı ve gerekli yasal düzenleme bir an önce hayata geçirilmelidir. Gençlerimizin denetimsiz ve sınırsız biçimde sosyal medya kullanımının önüne geçilmelidir.

 

KUMAR VE YILBAŞI EĞLENCELERİ İNSANLIK BİLİNCİMİZİ ZEDELİYOR

Kültür emperyalizmi, toplumumuzun ruh köklerini kemirerek geleceğimizi tehdit etmektedir. Bu bağlamda kapitalist tüketim kültürü ve Hıristiyanlıkla harmanlanmış  pagan kültürünün bir yansıması olan yılbaşı kutlamaları da bu meşum sürecin bir parçasıdır. Ayrıca piyango, sanal bahis ve diğer şans oyunları gibi kumar organizasyonları da toplumumuzun ruh köklerini aşındırmaktadır.

Kumar; emeksiz kazancı teşvik eden, aile yapısını bozan ve toplumsal huzuru tehdit eden muzır bir alışkanlıktır. Devlet, toplumu bu gibi felaketlere karşı koruyucu tedbirler almalı, yasal ya da yasa dışı diye bir ayrım yapmadan kumarı bütünüyle yasaklamalıdır.

Öte yandan Gazze'de masum sivillerin hunharca katledildiği bir dönemde, israf dolu eğlence ve yüksek maliyetli yılbaşı kutlamaları vicdanları yaralayan büyük bir duyarsızlık örneğidir. Acının bu denli yakıcı olduğu bir zamanda eğlenceyi öncelemek, insanlık ve kardeşlik bilincimizi zedelemektedir.

Toplum olarak odaklanmamız gereken, eğlence yerine tefekkür, dayanışma, paylaşma ve sorumluluk bilincidir. Yeni bir yıla girerken; israf yerine kanaati, kumar yerine emeği, duyarsızlık yerine merhameti ve adaleti merkeze alan ahlaki ve vicdani bir duruş sergilenmelidir.

 

GAZZE’DE İNSANÎ KRİZ DERİNLEŞİYOR

Gazze’de kış şartlarının ağırlaşmasıyla birlikte insani kriz daha da derinleşmiştir. Sürekli bombardıman altında kalan bölgede, hâlihazırda barınma imkânı neredeyse tamamen ortadan kalkmış durumdadır. Yıpranmış ve kullanılamaz hale gelen çadırlar, son yağışlarla birlikte sular altında kalmış; on binlerce aile açıkta ve soğukta adeta ölüme terk edilmiştir. Bölgede halen en az 300 bin çadıra acil ihtiyaç varken, siyonist işgal rejimi çadır ve temel barınma malzemelerinin Gazze’ye girişini engellemektedir.

Soykırım saldırıları sürecinde on binlerce çocuk katledilmişken, bugün de hayatta kalanlar açlık, soğuk ve hastalıkla baş başa bırakılmaktadır. Buna rağmen ateşkesin arabulucusu olan ülkeler dâhil uluslararası toplum, yalnızca açıklama yapmakla yetinmekte; işgal rejiminin ateşkesi hem saldırılarla ihlal etmesine hem de insani yardımları engellemesine karşı somut ve bağlayıcı adımlar atmaktan kaçınmaktadır.

Her gün sivillerin hedef alındığı bu tabloda, Uluslararası Af Örgütü’nün 7 Ekim operasyonunu merkeze alarak Hamas’ı hedef alan tutumu da kabul edilemez. İnsanlığa karşı suç teşkil eden gerçeklik, 7 Ekim’den çok önce başlayan işgal, Batı Şeria’da süregelen katliamlar, Filistinlilerin topraklarına ve evlerine el konulması ve Gazze’ye girecek en temel gıdanın dahi onlarca yıldır siyonist onayına tabi tutulmasıdır.

Uluslararası toplumun ve insan hakları örgütlerinin sorgulaması gereken, Aksa Tufanı değil; bu direnişi zorunlu kılan işgal, abluka ve sistematik zulüm politikalarıdır.

 

TRUMP’IN AFRİKA ÜLKELERİNİ VE GÖÇMENLERİ HEDEF ALAN AÇIKLAMALARI

ABD Başkanı Donald Trump’ın son yıllarda sergilediği söylem ve politikalar, küresel sistemin başında nasıl bir zihniyetin bulunduğunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. Bazı Afrika ülkelerini ve insanlarını aşağılayıcı ve insan onurunu hiçe sayan ifadeleri, faşizan ve sömürgeci bir bakış açısının apaçık bir yansımasıdır. Trump’ın yaklaşımı, eşitlik ve insan hakları söylemlerinin Batı için yalnızca çıkar odaklı bir araç olduğunu bir kez daha teyit etmiştir.

Trump’ın en başından beri izlediği politika budur. Aylar önce söylediği Gazze’yi “Orta Doğu’nun Rivierası”na dönüştürme hayali, milyonlarca insanın yaşadığı yıkımı, katliamı ve zorunlu göçü görmezden gelen bir işgal aklının ürünüdür. Aynı şekilde Venezuela’nın “sınırsız petrolünü ele geçirme” yönündeki pervasız açıklamaları, doğal kaynakların, halkların değil küresel güçlerin malı olarak görüldüğü sömürgeci anlayışın devamıdır. Hatta bu sömürgeci zihniyet, Grönland’a kadar uzanarak emperyalizmin artık diplomasiye bile ihtiyaç duymadan, açık tehdit diliyle konuştuğunu göstermektedir. Gazze’den Venezuela’ya uzanan bu tablo, hegemonik küresel güçlerin, nerede bir mazlum, nerede bir zenginlik görse aynı zorbalık ve iştahla yöneldiğini açıkça göstermektedir.

Bu tablo, ne yazık ki dünya hegemonyasının başında hukuku, ahlakı ve insanlığı değil; güç, talan ve zorbalığı esas alan bir zihniyetin bulunduğunu da ortaya koymaktadır. Bugün ihtiyaç duyulan şey; “Dünya 5’ten büyüktür” ilkesiyle coğrafya ve kimlik farkı gözetmeksizin mazlum halkların yanında duracak güçlü bir insanlık ittifakıdır. Gazze için bu başarılmış ve sokaklar, yönetimleri yaptırıma zorlamıştır. Bu ittifak genişletilmeli ve emperyalizme karşı her mazlum halkın yanında yer almalıdır.

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.