BARO’NUN İBADETE
KARŞI TUTUMU KABUL EDİLEMEZ
İzmir Menderes
Adliyesi’nde bir hâkimin, Cuma namazı saatinin mesai ile çakışması nedeniyle
duruşmaya ara vermesi, İzmir Barosu tarafından hedef alınmış; Baro, bu insani
ve anayasal hakkı “Cumhuriyet’in kazanımlarına aykırılık” gibi köhnemiş bir
söylemle mahkûm etmeye çalışmıştır. Bu yaklaşım, yıllardır bu ülkede laiklik ve
Kemalizm adına topluma tepeden bakan, dışlayıcı ve inanç düşmanı zihniyetin
tipik bir tezahürüdür.
Oysa Anayasa’nın
24. Maddesi, din ve vicdan hürriyetinin yalnızca inanca sahip olmayı değil,
inancın gereği olan ibadetleri serbestçe yerine getirmeyi de kapsadığını açıkça
düzenlemektedir. 2016 yılında yayımlanan genelgede de Cuma namazı saatinin
mesai ile çakışması hâlinde kamu çalışanlarının izinli sayılması hüküm altına
alınmıştır. Baro’nun iddiaları hem hukuken hem de toplumsal gerçeklik
bakımından temelsizdir.
Ne var ki idari
tasarruflara rağmen hem kamu hem özel sektörde uygulamada hâlâ ciddi sorunlar
yaşanmaktadır. Tam da bu nedenle HÜDA PAR olarak Temmuz 2025’te Türkiye Büyük
Millet Meclisi’ne sunduğumuz kanun teklifiyle, Cuma namazı saatinin mesaiyle
çakışması hâlinde memur ve işçilerin kanunen izinli sayılmasını öngördük.
İzmir Barosu’nun
açıklaması, bu ihtiyacın ne kadar elzem olduğunu bir kez daha göstermiştir.
İnanç özgürlüğünü hedef alan gerici ve dayatmacı zihniyete karşı, toplumsal
barışın ve anayasal hakların güçlendirilmesi adına tüm partileri ve kesimleri
bu kanun teklifini desteklemeye çağırıyoruz.
TÜP BEBEK
TEDAVİSİ TAMAMEN ÜCRETSİZ OLMALIDIR
Sayın
Cumhurbaşkanının 2025 yılını “Aile Yılı” ilan etmesi, demografik
yapımızdaki hızlı değişime karşı
alınması gereken tedbirlerin önemini bir kez daha ortaya koymuştur. Türkiye’nin
doğurganlık hızı 2001’de 2,38 iken 2024’te 1,48’e düşmüş; nüfusun kendini
yenileme eşiği olan 2,1’in çok altına inmiştir. Aynı dönemde yaşlı nüfus oranı
%10,6’ya ulaşmıştır. Mevcut eğilimler devam ederse 2100 yılında her iki kişiden
birinin 60 yaş ve üzerinde olacağı öngörülmektedir. Bu tablo, geleceğimizin
güvenle inşasından ekonomik istikrara kadar birçok alanda ciddi riskler
barındırmaktadır.
Doğurganlıktaki bu
keskin düşüş dikkate alındığında, tüp bebek tedavisi aile politikaları
açısından büyük önem kazanmaktadır. Tüp
bebek tedavisi dışında çocuk sahibi olamayan çiftlere, üç çocuğa kadar tüp
bebek tedavisinin ücretsiz hâle getirilmesi; değilse de en azından ilk çocuk
için yapılacak tedavi masraflarının tamamen devlet tarafından karşılanması
gerekir.
Ayrıca doğum öncesi
ve sonrası anne adaylarına sunulan
sosyal ve psikolojik desteklerin güçlendirilmesi, çocuklarına bakan annelerin
daha fazla desteklenmesi ve ailelere yönelik ekonomik teşviklerin artırılması
gerekmektedir.
Güçlü aile, güçlü
toplum demektir. Bugün atacağımız adımlar, yarının nüfusunu, üretim
kapasitesini ve toplumsal dayanıklılığını şekillendirecektir.
SOSYAL MEDYAYA
YAŞ SINIRI GETİRİLMELİ
Dijitalleşme,
sağladığı faydaların yanında birtakım tehlikeleri de beraberinde getirmektedir.
Bilhassa gençlerimiz ve çocuklarımız için sosyal medya; uygunsuz içerikler,
sanal kumar, uyuşturucu madde kullanımına yönlendirme ve sanal tuzaklar gibi
pek çok risk barındırmaktadır. Gençliğin içine sürüklendiği manevi buhranın da
bir neticesi olarak son zamanlarda artan akran zorbalığı, şiddet ve linç
haberleri ise son derece endişe vericidir.
İnternetin
kontrolsüz yapısı, çocukların ve gençlerin henüz tam olarak şekillenmemiş
kişilik ve değer dünyasını kolaylıkla etkileyebilmekte, hatta
yönlendirebilmektedir. Bu nedenle devletin, genç nesli korumak ve onların
geleceğini güvence altına almak için
güçlü ve kararlı adımlar atması artık ertelenemez bir sorumluluk hâline
gelmiştir.
Avustralya merkezli
Griffith Üniversitesi’nde bilim insanları tarafından gerçekleştirilen bir
çalışmada, 98.299 katılımcının verileri analiz edilmiştir. Bulgular, sosyal
medyanın yoğun kullanımının dikkat süresini kısalttığını, stres ve anksiyete
seviyesini artırdığını göstermektedir. Ayrıca bilişsel becerileri zayıflatmakta
ve uzun vadede “beyin çürümesi” olarak tanımlanan olumsuz etkilere yol
açmaktadır.
Geçtiğimiz günlerde
Avustralya’da, 16 yaş altındaki gençlerin sosyal medya platformlarına erişimini
yasaklayan yasal düzenleme yürürlüğe girmiştir. Dünyada ilk kez hayata
geçirilen bu yasa, algoritmaların ve zararlı içeriklerin gençler üzerindeki
olumsuz etkisini azaltmayı amaçlamaktadır.
Türkiye’de de bu
konu geç kalınmış olmakla birlikte tartışılmaktadır. Ancak çalışmalar
hızlandırılmalı ve gerekli yasal düzenleme bir an önce hayata geçirilmelidir.
Gençlerimizin denetimsiz ve sınırsız biçimde sosyal medya kullanımının önüne
geçilmelidir.
KUMAR VE YILBAŞI
EĞLENCELERİ İNSANLIK BİLİNCİMİZİ ZEDELİYOR
Kültür
emperyalizmi, toplumumuzun ruh köklerini kemirerek geleceğimizi tehdit
etmektedir. Bu bağlamda kapitalist tüketim kültürü ve Hıristiyanlıkla
harmanlanmış pagan kültürünün bir
yansıması olan yılbaşı kutlamaları da bu meşum sürecin bir parçasıdır. Ayrıca
piyango, sanal bahis ve diğer şans oyunları gibi kumar organizasyonları da
toplumumuzun ruh köklerini aşındırmaktadır.
Kumar; emeksiz
kazancı teşvik eden, aile yapısını bozan ve toplumsal huzuru tehdit eden muzır
bir alışkanlıktır. Devlet, toplumu bu gibi felaketlere karşı koruyucu tedbirler
almalı, yasal ya da yasa dışı diye bir ayrım yapmadan kumarı bütünüyle
yasaklamalıdır.
Öte yandan Gazze'de
masum sivillerin hunharca katledildiği bir dönemde, israf dolu eğlence ve
yüksek maliyetli yılbaşı kutlamaları vicdanları yaralayan büyük bir duyarsızlık
örneğidir. Acının bu denli yakıcı olduğu bir zamanda eğlenceyi öncelemek,
insanlık ve kardeşlik bilincimizi zedelemektedir.
Toplum olarak
odaklanmamız gereken, eğlence yerine tefekkür, dayanışma, paylaşma ve
sorumluluk bilincidir. Yeni bir yıla girerken; israf yerine kanaati, kumar
yerine emeği, duyarsızlık yerine merhameti ve adaleti merkeze alan ahlaki ve
vicdani bir duruş sergilenmelidir.
GAZZE’DE İNSANÎ
KRİZ DERİNLEŞİYOR
Gazze’de kış
şartlarının ağırlaşmasıyla birlikte insani kriz daha da derinleşmiştir. Sürekli
bombardıman altında kalan bölgede, hâlihazırda barınma imkânı neredeyse tamamen
ortadan kalkmış durumdadır. Yıpranmış ve kullanılamaz hale gelen çadırlar, son
yağışlarla birlikte sular altında kalmış; on binlerce aile açıkta ve soğukta
adeta ölüme terk edilmiştir. Bölgede halen en az 300 bin çadıra acil ihtiyaç
varken, siyonist işgal rejimi çadır ve temel barınma malzemelerinin Gazze’ye
girişini engellemektedir.
Soykırım
saldırıları sürecinde on binlerce çocuk katledilmişken, bugün de hayatta
kalanlar açlık, soğuk ve hastalıkla baş başa bırakılmaktadır. Buna rağmen
ateşkesin arabulucusu olan ülkeler dâhil uluslararası toplum, yalnızca açıklama
yapmakla yetinmekte; işgal rejiminin ateşkesi hem saldırılarla ihlal etmesine
hem de insani yardımları engellemesine karşı somut ve bağlayıcı adımlar
atmaktan kaçınmaktadır.
Her gün sivillerin
hedef alındığı bu tabloda, Uluslararası Af Örgütü’nün 7 Ekim operasyonunu
merkeze alarak Hamas’ı hedef alan tutumu da kabul edilemez. İnsanlığa karşı suç
teşkil eden gerçeklik, 7 Ekim’den çok önce başlayan işgal, Batı Şeria’da
süregelen katliamlar, Filistinlilerin topraklarına ve evlerine el konulması ve
Gazze’ye girecek en temel gıdanın dahi onlarca yıldır siyonist onayına tabi
tutulmasıdır.
Uluslararası
toplumun ve insan hakları örgütlerinin sorgulaması gereken, Aksa Tufanı değil;
bu direnişi zorunlu kılan işgal, abluka ve sistematik zulüm politikalarıdır.
TRUMP’IN AFRİKA ÜLKELERİNİ VE GÖÇMENLERİ HEDEF ALAN AÇIKLAMALARI
ABD Başkanı Donald
Trump’ın son yıllarda sergilediği söylem ve politikalar, küresel sistemin
başında nasıl bir zihniyetin bulunduğunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne
sermektedir. Bazı Afrika ülkelerini ve insanlarını aşağılayıcı ve insan onurunu
hiçe sayan ifadeleri, faşizan ve sömürgeci bir bakış açısının apaçık bir
yansımasıdır. Trump’ın yaklaşımı, eşitlik ve insan hakları söylemlerinin Batı
için yalnızca çıkar odaklı bir araç olduğunu bir kez daha teyit etmiştir.
Trump’ın en
başından beri izlediği politika budur. Aylar önce söylediği Gazze’yi “Orta
Doğu’nun Rivierası”na dönüştürme hayali, milyonlarca insanın yaşadığı yıkımı,
katliamı ve zorunlu göçü görmezden gelen bir işgal aklının ürünüdür. Aynı
şekilde Venezuela’nın “sınırsız petrolünü ele geçirme” yönündeki pervasız
açıklamaları, doğal kaynakların, halkların değil küresel güçlerin malı olarak
görüldüğü sömürgeci anlayışın devamıdır. Hatta bu sömürgeci zihniyet,
Grönland’a kadar uzanarak emperyalizmin artık diplomasiye bile ihtiyaç
duymadan, açık tehdit diliyle konuştuğunu göstermektedir. Gazze’den
Venezuela’ya uzanan bu tablo, hegemonik küresel güçlerin, nerede bir mazlum,
nerede bir zenginlik görse aynı zorbalık ve iştahla yöneldiğini açıkça
göstermektedir.
Bu tablo, ne yazık
ki dünya hegemonyasının başında hukuku, ahlakı ve insanlığı değil; güç, talan
ve zorbalığı esas alan bir zihniyetin bulunduğunu da ortaya koymaktadır. Bugün
ihtiyaç duyulan şey; “Dünya 5’ten büyüktür” ilkesiyle coğrafya ve kimlik farkı
gözetmeksizin mazlum halkların yanında duracak güçlü bir insanlık ittifakıdır.
Gazze için bu başarılmış ve sokaklar, yönetimleri yaptırıma zorlamıştır. Bu
ittifak genişletilmeli ve emperyalizme karşı her mazlum halkın yanında yer
almalıdır.
