KARMA EĞİTİM DAYATMASINDAN VAZGEÇİLMELİDİR
Ülkemizde karma
eğitim uygulaması, ne yazık ki darbeci, baskıcı ve tek tipçi bir zihniyetin
dayatması olarak hayata geçirilmiştir. Karma eğitim, pedagojik değil, ideolojik
temelli bir yaklaşımın ürünüdür. Bu zihniyet, karma eğitimi halkımızı kendi
inanç, kültür ve kimliğinden uzaklaştırmanın bir aracı olarak görmüş; toplumu
homojenleştirme ve asimile etme amacına hizmet etmiştir.
Oysa eğitim
politikaları, ideolojik kalıplarla değil, çocuklarımızın pedagojik ihtiyaçları,
bilimsel veriler ve toplumsal gerçeklikler gözetilerek belirlenmelidir. Bu
nedenle karma eğitim; akademik başarıya etkisi, öğrenci motivasyonu ve
performansı, çocukların davranışsal gelişimi, cinsiyet rolleri, kimlik inşası
ve pedagojik uygunluğu bakımından yeniden değerlendirilmelidir. Cinsiyete göre
öğrenci algılarındaki farklılıklar ve farklı öğrenme tarzları bilimsel olarak
mutlaka araştırılmalıdır.
Örneğin
Manchester Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, tek cinsiyetli sınıflarda
eğitim gören erkek öğrencilerin %68’inin, karma sınıflarda okuyan erkek
öğrencilerin ise yalnızca %33’ünün standart dil becerileri testinden başarıyla
geçtiğini ortaya koymuştur. Bu tür bilimsel veriler, karma eğitimin sorgulanmasını
zorunlu kılmaktadır.
Bu bağlamda;
öğrencilerin sosyal gelişimi, özgüven kazanımı, psikolojik dengeleri ve
okullardaki disiplin sorunları her iki eğitim modeli açısından objektif biçimde
değerlendirilmelidir. Bu alanlarda
sağlıklı kararlar alabilmek için hem ulusal hem uluslararası uygulamalar
dikkate alınmalıdır.
Nitekim ABD’de
2000 yılında sadece 4 olan tek cinsiyetli okul sayısı, yasal düzenlemelerin
ardından 2011-2012 eğitim-öğretim yılında 506'ya yükselmiştir. Bu okullardan
116'sı yalnızca kız veya erkek öğrencilerden oluşurken, 309'unda karma eğitim
yapılmakla birlikte tek cinsiyetli sınıflar bulunmaktadır.
Yine Avustralya
Eğitim Bürosu'nun verilerine göre, Sydney'deki liselerin %12'si tek cinsiyetli
eğitim vermektedir.
İngiltere’de
ise 400’den fazla devlet okulunda tek cinsiyetli eğitim verilmektedir.
Karma eğitimi
dayatan Kemalist zihniyetin yüzünü döndüğü Batı ülkelerindeki tablo budur.
Kaldı ki
devletin, vatandaşlarının dinî ve kültürel tercihlerine her halükârda saygı
duyması gerekir.
HÜDA PAR
olarak, halkımızın inanç, değer ve taleplerini merkeze alan yaklaşımımız
doğrultusunda, Millî Eğitim Bakanı Sayın Yusuf Tekin’in karma eğitim
konusundaki açıklamalarını memnuniyetle karşılıyoruz. Bu doğrultuda, eğitim
politikalarının toplumsal değerlerle uyumlu hale getirilmesi için gerekli yasal
ve idari adımların ivedilikle atılmasını talep ediyoruz.
FAİZ DÜZENİ İFLAS ETMİŞTİR, ÇÖZÜM ADİL EKONOMİDİR
Yüksek faiz politikası, yatırımın
önünü kesmekte; üretimi durdurmakta ve istihdamı ciddi şekilde daraltmaktadır.
TÜİK, Mart 2025 işsizlik oranını %7.9 olarak açıklamış olsa da sahadaki
gerçeklik bu rakamların çok daha ötesindedir. Nitekim Sağlık Bakanlığı’nın Ordu
ilinde açtığı 67 temizlik görevlisi kadrosu için tam 27 bin kişi başvurmuştur.
Başvuranların büyük bir kısmının üniversite mezunu olduğu iddia edilmektedir.
Bayburt’ta Sağlık Bakanlığı’nın
açtığı yalnızca 3 kişilik temizlik görevlisi kadrosuna 3.522 kişi başvurmuştur.
Siirt’te 26 kişilik kadro için yapılan başvuru sayısı 22.661’dir. Isparta’da ise
sadece 3 temizlik görevlisi alımı yapılacağı duyurulmasına rağmen, toplamda
8.204 kişi başvuruda bulunmuştur. Ortaya çıkan tablo, ülkenin dört bir yanında
aynı gerçeği gözler önüne sermektedir. İnsanımız iş bulmak için devlet kapısına
yönelmekte ve umudunu asgari ücretli kadrolara bağlamaktadır.
Bugün gençlerimiz üniversite
mezunu olmalarına rağmen asgari ücretli temizlik kadrolarına umut bağlamak
zorunda kalıyorsa, bunun sebebi faize dayalı ekonomi sistemidir.
Faize dayalı ekonomi
politikalarının bu millete çare
olamayacağı artık görülmelidir.
Çözüm ise faize, borca ve dışa
bağımlılığa dayalı politikaları terk ederek; üretimi, istihdamı, sosyal adaleti
ve toplumsal refahı önceleyen, yerli, insan merkezli ve hakça paylaşımı esas alan adil bir ekonomi
sistemi kurmaktır.
ASGARİ ÜCRETLİLERİN ARA ZAM TALEBİ DİKKATE ALINMALI
Ocak ayında 22.104 lira olarak
belirlenen asgari ücret, talep ve beklentileri karşılamaktan uzak kalmıştı.
Enflasyonda beklenen
iyileşmelerin gerçekleşmemesi, hayat pahalılığının seyrinde olumlu gelişmelerin
yaşanmamış olması, fiyat istikrarsızlıklarının yanı sıra fiyatların yükseliş
trendini sürdürmeye devam etmesi, yetersiz olan mevcut asgari ücretin daha
fazla erimesine yol açtı.
Mevcut asgari ücret, bugünkü
şartlarda orta halli bir semtte ödenen kirayı ancak karşılayacak düzeydedir.
Güncel yoksulluk sınırının 78.292
lira, açlık sınırının 24.035 lira olarak ölçüldüğü mevcut şartlarda 22.104
liralık asgari ücret, ancak sefalet ücreti olarak tanımlanabilir.
Asgari ücret artışının, "mücadele
edilen enflasyonun sebebi olarak" değerlendirilmesinin de hiçbir makul
tarafı yoktur. Enflasyonun sebebi asgari ücretliler değildir, dolayısıyla
enflasyonun faturasının asgari ücretliye kesilmesi de hakkaniyetle
bağdaşmamaktadır.
Asgari ücret artışlarının girdi
maliyetlerine etkisini görmezden gelemeyiz, ancak yüksek faiz oranları
nedeniyle finansmana erişimin girdi maliyetleri üzerinde oluşturduğu baskı çok
daha fazladır. Yüksek faizden kaynaklı girdi maliyetlerindeki artışların
yanında asgari ücret artışının etkisi ancak devede kulak misalidir.
Haziran ayı enflasyon verilerinin
açıklanmasıyla beraber altı aylık enflasyon oranı dikkate alınarak mutlaka
asgari ücrette yaşanan kaybın telafi edilmesi gerekmektedir.
YEREL MEDYANIN SORUNLARI
Yerel medya,
halkın doğru bilgilendirilmesi açısından büyük öneme sahiptir. Bölgesel
sorunları gündeme taşıyarak halkın sesi olan yerel medya kuruluşları, son
yıllarda ciddi yapısal, ekonomik ve dijital sorunlarla karşı karşıyadır.
Yüksek baskı
maliyetleri, sınırlı reklam gelirleri ve devlet desteklerinin adil
dağıtılmaması gibi sebepler, birçok yerel gazetenin ayakta kalma mücadelesini
zorlaştırmaktadır. Altyapı ve uzman personel eksikliği, dijital dönüşümü
zorlaştırmakta, TÜRKSAT uydu ücretlerinin yüksek olması da yerel TV
kanallarının yükünü artırmaktadır.
Bu sorunların çözümü için bazı somut
adımların atılması gerekmektedir: Basın İlan Kurumu ilan gelirleri,
performans temelli kriterlerle siyasi ve ideolojik ayrım yapmadan tüm yerel
medya kuruluşlarına adil olarak dağıtılmalıdır.
Resmî ilan
desteği, TV ve radyo kanallarını da kapsayacak şekilde genişletilmeli; RTÜK, uydu ücretlerinde yerel TV kanalları
için indirimler sağlamalıdır.
Dijital dönüşüm
için devlet desteği artırılmalı; altyapı, sosyal medya yönetimi ve arama motoru
optimizasyonu gibi alanlarda eğitim ve teknik destek verilmelidir.
Kamu
kurumları ve özel sektör, yerel medyaya reklam desteğini artırmalı; yerel
medya, reklam pastasından daha adil bir pay almalıdır.
Basın
mensuplarının çalışma şartları iyileştirilmeli; sosyal güvenlik hakları
güçlendirilmeli ve bağımsız habercilik güvence altına alınmalıdır.
Yerel medya da içerik kalitesini artırmalı ve ahlakî habercilik
ilkeleriyle güven inşa etmelidir.
HÜDA
PAR olarak hükümeti, yerel yönetimleri, özel sektörü ve tüm medya paydaşlarını;
yerel medyanın sorunlarına çözüm üretmek üzere ortak sorumluluk almaya davet
ediyoruz.
ÖZEL EĞİTİM VE REHABİLİTASYON MERKEZLERİNİN
SORUNLARI
Özel
gereksinimli bireylerin eğitimi ve topluma kazandırılması açısından son derece
önemli kurumlar olan Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezleri birçok ciddi
sorunla karşı karşıyadır. Öğrencilerin sağlık nedenleriyle devamsızlık yapması
durumunda devlet ödeme yapmamakta, bu da kurumu maddi olarak zorlamaktadır.
Servis hizmetleri için sağlanan destek yetersiz kalmakta, ek ödeme ihtiyacı
doğmaktadır.
İki mali cezada
kurumların kapatılması, hem öğrencileri hem çalışanları mağdur etmektedir.
Ayrıca ayda yalnızca sekiz saat verilen eğitim, öğrencilerin gelişimi için
yetersizdir. Bu sürenin artırılmasının yanı sıra çoklu engel durumlarında her
bir engel durumu için ayrı ayrı eğitim desteği hakkı tanınmalıdır.
Engelli
bireylerin devlet okullarına kayıt süreci zorluklarla doludur; özel sınıflar
yetersiz ve erişimi sınırlıdır. Denetimlerin rehberlikten çok cezaya
odaklanması da kurumları zor durumda bırakmaktadır.
Devlet
ödemeleriyle ilgili velilere gönderilen mesajlar yanlış anlaşılmalara yol
açmakta, kurumlarla veliler arasında sorun oluşturmaktadır. Öte yandan, engelli
bireyler için park ve mola evi gibi sosyal alanların eksikliği dikkat
çekmektedir.
Bu sorunların
yanı sıra, birçok kurumun kapatılması ya da kapanma riski hem öğrencileri hem
çalışanları olumsuz etkilemektedir. Bu sorunların acil çözümü, özel eğitim
sisteminin sürdürülebilirliği açısından hayati önem taşımaktadır.
ATV’NİN AİLEYİ VE TOPLUMUN AHLAKINI HEDEF ALAN YAYINLARI!
Son dönemde ATV isimli TV
kanalında yayınlanan bazı programlarda, evli kadınların başka erkeklerle olan
ilişkilerinin alenen teşhir edilmesi, bu şahısların ekranlara çıkarılarak bir
tür “normalleştirme” ve hatta “meşrulaştırma” çabası içerisine girilmesi,
milletimizin inanç ve değerleriyle açıkça çatışmaktadır.
ATV ne yapmaya çalışıyor? Aile kurumunun
kutsallığını hiçe sayarak, milyonlarca insanın gözü önünde ahlaki yozlaşmayı
teşvik eden bu yayın anlayışı neyin ve kimlerin projesidir? Toplumumuzun ar
damarını çatlatmaya, iffet ve hayâ gibi değerleri ayaklar altına almaya neden
bu kadar istekli davranılmaktadır?
Toplumun temel taşı olan aile
yapısına böylesine hoyratça saldıran, ekranlarda ihaneti, edepsizliği ve
mahremi konuşturarak reyting uğruna her değeri feda eden bu tür programlara kim
dur diyecek?
Bu yayın politikaları, yalnızca
bir televizyon kanalının değil, aynı zamanda toplum mühendisliği hevesine
kapılmış odakların ürünüdür. Bu odaklar kimdir? Bu programları organize eden
yapılar hangi zihniyetin temsilcisidir?
Buradan yetkili mercilere ve ATV
yönetimine sesleniyoruz:
Toplumun büyük bir kesiminin
rahatsızlık duyduğu bu yayınlar derhâl son bulmalı; ahlaki çürümenin, aile
düşmanlığının ve insan onurunun ekranlarda çiğnenmesine artık bir son
verilmelidir.
Aksi takdirde bu sessizlik, bu
vurdumduymazlık, bu teşvik; sadece ekran başındakileri değil, bir bütün olarak
geleceğimizi zehirlemeye devam edecektir.
FRANSA’DA İSLAM DÜŞMANLIĞI
Fransa’da devlet tarafından
hazırlanan, Müslüman Kardeşler Hareketi'ne yönelik fişleme raporu, ülkedeki
camiler ve İslamî derneklerin kapatılması için bir bahane oluşturmakta; bu
durum İslam’a karşı sistematik bir düşmanlığın devlet politikası haline
geldiğini açıkça göstermektedir. Özellikle 15 yaş altındaki genç kızlara
başörtüsü yasağı getirme teklifi, dinî özgürlüklerin yok sayıldığını ve
İslam’ın kamusal hayattan silinmesinin hedeflendiğini ortaya koymaktadır.
Bu tehlikeli gidişata karşı İslam
İşbirliği Teşkilatı (İİT), acilen harekete geçmeli ve Fransa’da yaşayan
Müslümanların temel haklarını korumaya yönelik somut adımlar atmalıdır. İslam’a
ve Müslümanlara yönelik hak ihlalleri karşısında sessiz kalmak, bu baskıların
artmasına neden olacaktır. İslam İşbirliği Teşkilatı, dinî faaliyetleri
sistemli biçimde kısıtlayan ülkelere karşı üyeleriyle birlikte diplomatik,
ekonomik ve kültürel yaptırımlar uygulamalıdır. Bu süreçte birlik ve dayanışma
içerisinde hareket etmek, İslam dünyasının saygınlığını ve Fransa’daki
Müslümanların güvenliğini temin etmek açısından büyük önem arz etmektedir.
GAZZE’DE İNSANÎ DRAM SÜRÜYOR
Siyonist işgal rejiminin Gazze’de
artan saldırıları, soykırım boyutunu da aşan bir noktaya ulaşmıştır. Siyonist
yetkililerin ekranlarda "Bir gecede 100 kişiyi öldürüyoruz, kimse bir şey
diyemiyor" şeklindeki açıklamaları, uluslararası hukukun ve insanlığın
ayaklar altına alındığını gözler önüne sermektedir. Gazze halkı sistematik
şekilde açlık, sürgün ve ölüm kıskacına alınmakta; yardım girişleri ise hem
yetersiz hem de siyonistlerin saldırılarını "meşrulaştırma"
araçlarına dönüştürülmektedir.
İşgal rejiminin Gazze’de tam
kontrolü sağlama niyeti, bu toprakları tamamen insansızlaştırma amacını ortaya
koymaktadır. Ne yazık ki bazı bölge ülkeleri bu sürece sessiz kalmakta, hatta
Filistin direnişinin silahsızlandırılmasında siyonistlere destek vermektedir.
Bu durum, İslam dünyasının içine düştüğü sessizliği ve bazı yönetimlerin
ihanetini tarih önünde kayıt altına alacaktır.
Gazze’de hayatta kalanlar, şimdi
de açlık ve hastalıkla mücadele ederken maalesef kardeşleri tarafından ölüme
terk edilmişlerdir. Müslüman kamuoyu, yönetimlerini artık sessizliğe son verip,
somut ve kararlı adımlar atmaya zorlamalıdır. Aksi takdirde bu katliamın
vebali, suskun kalan herkesin omuzlarında olacaktır.
AVRUPA ÜLKELERİNİN SİYONİST REJİME YÖNELİK YAPTIRIMLARI
Gazze’de 19 aydır süren soykırım
ve buna bağlı olarak yaşanan insanî felaket karşısında gerekli adımı atmayan ve
siyonist rejime silah ve finansal destek sağlayan Batılı ülkelerin son dönemde
işgal rejimine karşı aldığı yaptırım kararları önemlidir. Özellikle Fransa’nın
Filistin devletini tanıyacağı yönündeki açıklamaları, Avrupa Birliği’nin
siyonist rejim ile yapılan anlaşmaları gözden geçirme niyeti, İngiltere’nin
siyonist rejim ile yürüttüğü serbest ticaret anlaşması müzakerelerini askıya
alması kayda değerdir. Bu adımlar, siyonist rejimin uluslararası arenada ilk
kez ciddi bir baskı altına girdiğini göstermektedir.
Ancak ne acıdır ki, İslam dünyası
19 aydır soykırımı sonlandıracak caydırıcı hiçbir somut adım atamamış,
Gazze’deki soykırıma izleyici kalmıştır. Şu an siyonist rejim Batı tarafından
sıkıştırılmışken, İslam ülkeleri bu baskıyı daha da artırmalı, siyonist rejimi
durmaya zorlamalıdır. Batı’dan gelen bu adımlar, İslam dünyasına tarihi bir
fırsat sunmaktadır.
Siyonist rejimin diplomatik,
ekonomik ve askeri alanda kapsamlı şekilde tecrit edilmesi, Gazze’de yaşanan soykırım
saldırılarını durdurmanın en etkili ve acil yoludur. Artık kınama açıklamaları
değil, yaptırımlar, ambargolar ve uluslararası platformlarda alınacak bağlayıcı
kararlar devreye girmelidir. Siyonistlerin uluslararası kuruluşlardan
dışlanması, silah ve teknoloji ihracatının durdurulması, ticari ilişkilerin
askıya alınması ve uluslararası mahkemelerde hesap vermeye zorlanması gibi
adımlar, kalıcı bir baskı mekanizmasının temelini oluşturacaktır.
Bu noktada İslam ülkeleri de
Batı’dan gelen bu baskıya destek vermeli, söylem değil eylem üretmelidir.
