GENÇLİĞİMİZİ TEHDİT EDEN SAPKIN AKIMLARIN PROPAGANDASI YASAKLANMALI
Aile; kültürün, ahlakın, inancın
ve değerlerin nesilden nesile aktarıldığı temel kurumdur. Nesil emniyeti ancak
aile kurumunun muhafazasıyla sağlanabilir. Sağlam bir aile yapısı; köklerinden
beslenen, bilinçli, ahlaki zemini güçlü ve üreten bir gençliğin teminatıdır.
Ancak bu gerçeğe rağmen bilinçli bir şekilde aile kurumuna, nesil emniyetine ve
medeniyet değerlerine açık şekilde savaş açan sapkın akımlar meşru gösterilmeye
çalışılmaktadır.
Geçtiğimiz günlerde bir siyasi
parti temsilcisinin Meclis kürsüsünde, söz konusu sapkın akımları savunmasının
yanı sıra masum çocukları da buna alet eden ifadeler kullanması, kamu vicdanını
derinden yaralamıştır. Bu açıklamalar, aile yapımızla, toplumsal değerlerimizle
ve kültürel kodlarımızla bağdaşmamakta; gençler üzerinde yıkıcı etkiler
oluşturan zararlı akımların normalleştirilmesine hizmet etmektedir. Bu durum,
doğrudan aile kurumunu ve gençlerimizin geleceğini tehdit etmektedir.
Tüm bu gelişmeler göstermektedir
ki ülkemizde ailenin, çocukların ve gençlerin zararlı akımlardan korunmasına
yönelik açık ve bağlayıcı bir yasal çerçeveye acil ihtiyaç vardır. Bu
sorumluluk bilinciyle 17 Nisan 2025 tarihinde Meclis’e kapsamlı bir kanun
teklifi sunduk. Sunduğumuz kanun teklifi daha fazla bekletilmemeli, bir an önce
yasalaşmalıdır. Hiç kimse kendi ideolojik fantezileri uğruna masum çocukların
fıtratını hedef almamalıdır. Bu vesileyle, Avrupa merkezli fonlarla desteklenen
ve Meclis çatısı altında “lgbt’li çocuklar” gibi ifadelerle çocukları ideolojik
bir yaklaşımın nesnesi hâline getiren anlayışı da kınıyoruz
TELEVİZYON DİZİLERİNİN AHLAKİ ÇÖKÜŞE ETKİSİ
Toplumu dizayn etmede güçlü bir
etkiye sahip olan TV kanallarında yayınlanan dizilerde; teşhircilik, aldatma,
çarpık ilişkiler, şiddet ve emeksiz kazancın özendirilmesi, ahlaki yozlaşmaya
ve aile kurumunun dağılmasına hız kazandırmaktadır.
Bu dizilerde ailenin sürekli
çatışma, şiddet ve huzursuzluk kaynağı olarak sunulması, Rus sosyologların bile
dikkatinden kaçmamış; aile kurumuna verdiği zararlar gündem konusu olmuştur.
Aile yapısını bozacak kadar tehlikeler barındıran dizilerin yasaklanması
yerine, her dönem yenilerinin yayın hayatına başlaması, aileyi koruma
iddialarıyla çelişmektedir. RTÜK’e soruyoruz: Daha ne zamana kadar bu gidişatı “izlemekle”
yetineceksiniz?
Öte yandan uyuşturucu bağımlılığı ile sık sık gündeme gelen kimi sözde sanatçılar, konser ve benzeri etkinliklerde gençlerin karşısına çıkarılmakta, sergiledikleri gayriahlaki sahne gösterileri ve davranışlarla gençlerin yozlaşmasında rol almaktadırlar. Oysa gençlik dönemi, bireyin rol model ihtiyacını en yoğun şekilde hissettiği kritik bir evredir. Bu nedenle gençlerin karşısına ‘sanatçı’ sıfatıyla çıkarılan kişiler konusunda son derece dikkatli ve sorumlu davranılmalı, kadim geleneğimize uygun tercihler yapılmalıdır. Bu tercihler, toplumun geleceğini inşa edecek değerlerle uyumlu olmalıdır.
ASGARİ ÜCRET VE İKTİSADİ ADALET
Milyonlarca
çalışan, Ankara’dan çıkacak asgari ücret kararını günlerdir merakla bekliyordu.
23 Aralık 2025’te açıklanan yeni asgari ücretle birlikte tablo artık netleşti.
Ancak şunu en baştan açıkça ifade etmek gerekir: Asgari ücret meselesi sadece
matematiksel bir hesap ya da bir rakam tartışması değildir. Bu mesele; doğrudan
insan haysiyetiyle, aile huzuruyla ve hayatın kendisiyle ilgilidir.
Bugün
gelinen noktada açlık sınırı 29.828 TL, yoksulluk sınırı 97.159 TL olarak
açıklanmıştır. Buna karşılık yeni asgari ücret 28.075 TL olarak açıklanmıştır.
Yani asgari ücret, daha yılın başında açlık sınırının yaklaşık %6 altında
kalmıştır. Bu fark bir hanenin mutfağından eksilen temel gıdalar, ertelenen
sağlık harcamaları ve biriken borçlar anlamına gelmektedir.
2024 yılı
istisna tutulursa, ülkemizde asgari ücret hiçbir dönemde açlık sınırının
altında kalarak yıla başlamamıştır. Bugün ise bu tarihsel eşik aşılmıştır. Bu
gerçeği görmezden gelmek, geçim derdini halının altına süpürmekten başka bir
anlam taşımamaktadır.
Elbette tüm
sorumluluğu yalnızca Asgari Ücret Tespit Komisyonu’na yüklemek de doğru
değildir. İşçi ve işveren, aynı sofranın ekmeğini birlikte büyüten iki temel
unsurdur. Buradan özellikle imkânı olan işverenlerimize çağrımız nettir: Asgari
ücret bir tavan değil, bir taban ücrettir. Çalışanınıza bu rakamın üzerinde
verilen her kuruş bir yük değil; emeğe hürmet, haneye bereket ve sosyal
sorumluluktur. İşçinin huzur bulmadığı bir işletmede üretimin de bereketi
olmaz.
Hükümetin
enflasyonla mücadele çabası ve üretimi ayakta tutma gayreti elbette
anlaşılabilir. Ancak vergi adaletinin sağlanmadığı, dolaylı vergilerle dar
gelirlinin daha fazla zorlandığı bir düzende, fedakârlığı sadece emekçiden
beklemek ne vicdani ne de hakkaniyetlidir. Devlet, işveren ve işçi el ele
vermelidir; fakat bu yük paylaşılırken “güçlü olanın” değil, “haklı olanın”
yanında durulmalıdır.
Sonuç olarak ölçümüz ve talebimiz nettir:
Asgari
ücret, yalnızca bir kişinin değil; bir ailenin insanca yaşayabileceği “İnsani
Geçim Ücreti” seviyesine yükseltilmelidir. Bugün asgari ücretli vergiden muaf
görünse de çarşıda–pazarda ödediği ağır dolaylı vergiler ve yüksek enflasyon
nedeniyle fiilen zaten vergilendirilmektedir.
Devlet;
sadece asgari ücretliyi değil, tüm dar gelirli vatandaşlarını enflasyon
canavarına karşı korumalı, vergi yükünü sermayeye ve yüksek kazanca yayarak
gerçek vergi adaletini tesis etmelidir.
Çünkü unutulmamalıdır ki; adaletin olmadığı yerde ne kalkınma olur ne de huzur.
YAPAY ZEKÂ KULLANIMI KARŞISINDA MAHREMİYET VE ADALET
Yapay zekânın hızla
yaygınlaşmasıyla veri güvenliği, artık teknik bir mesele olmaktan çıkmıştır.
Toplumun güven duygusunu ve birlikte yaşama zeminini doğrudan etkileyen bir
sorun haline gelmiştir. Örneğin bir kişinin sesi ve görüntüsü taklit edilerek
ona iftira atılabilmesi, kumpas kurulabilmesi ve bunun çoğu zaman ancak uzun
süre sonra anlaşılması hem kişilik haklarını hem de adalet mekanizmasına güveni
zedelemektedir. Üstelik insanların ses ve görüntülerinin izinsiz biçimde
toplanıp yapay zekâ sistemleri için bir havuz gibi kullanılması mahremiyeti
aşındırmaktadır.
Bu durum, dolandırıcılığı ve
şantajı kolaylaştırırken, yanlış bilginin hızla yayılıp düzeltmenin gecikmesi, itibarsızlaştırma
ve linç riskini artırmaktadır. Türkiye gibi sosyolojik olarak kırılgan
toplumlarda, sahte içeriklerle mücadele çok daha fazla önem kazanmaktadır. Bu
nedenle Türkiye’de yapay zekâ hukuku mutlaka oluşturulmalıdır. En başta dijital
okur yazarlığı güçlendiren bir boyut sağlanmalıdır. Ayrıca izinsiz ses ve
görüntü kullanımını açıkça yasaklayan, yapay içeriklere işaretleme yükümlülüğü
getiren, mağduru hızlı biçimde koruyacak içerik kaldırma ve delil güvence
mekanizmaları kurulmalı; platformlara sorumluluk yüklenmeli ve bu eylemler için
etkili yaptırımlar öngören bir çerçeve oluşturulmalıdır.
GIDA İSRAFI VE TOPLUMSAL SORUMLULUK
Dünya genelinde üretilen gıdanın
yaklaşık üçte biri tüketilmeden israf edilmekte; bu durum her yıl yaklaşık 1
trilyon dolarlık ekonomik kayba ve 3 milyar ton karbon salımına yol açmaktadır.
Bu tablo, gıda israfının yalnızca bireysel tercihlerden kaynaklanan bir tüketim
sorunu olmadığını; iktisadi adalet, çevresel sürdürülebilirlik ve toplumsal
dayanışma ile doğrudan bağlantılı yapısal bir problem olduğunu açıkça ortaya
koymaktadır.
Türkiye’nin içinde bulunduğu
ekonomik şartlar, artan hayat pahalılığı ve derinleşen yoksulluk dikkate
alındığında, gıda israfının önlenmesi bir tercih olmanın ötesinde kamusal bir
zorunluluk hâline gelmiştir. Ekonomik darboğazın geniş kitleleri etkilediği bir
dönemde, israf edilen her gıda maddesi hem milli servetin kaybı hem de ihtiyaç
sahiplerinin hakkının zayi edilmesi anlamına gelmektedir.
Bu bağlamda devletin ve yerel
yönetimlerin sorumluluğu büyüktür. Gıda tedarik zincirinin tüm aşamalarını
kapsayan, tüketim alışkanlıklarını dönüştürmeyi hedefleyen ve atık yönetimini
etkin kılan bütüncül politikaların hayata geçirilmesi zaruridir. Üretimden
tüketime kadar olan süreçte denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi, fazla
gıdanın değerlendirilmesine yönelik yasal ve kurumsal altyapının oluşturulması
önem taşımaktadır. Öte yandan vatandaşlar da harcama ve tüketim tercihlerinde
daha bilinçli davranmakla yükümlüdür.
Gıda israfını önlemek, gıdanın
ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasını sağlamak, sürdürülebilir tüketim
alışkanlıklarını teşvik etmek ve gıda bankacılığı sistemlerini kurmak ve
yaygınlaştırmak, çözümün temel unsurları arasında yer almaktadır. Bununla
birlikte, israfı normalleştiren anlayış terk edilmeli; infak, paylaşım ve
dayanışma kültürü hem bireysel hem de kurumsal düzeyde yeniden ihya
edilmelidir. Unutulmamalıdır ki gıda israfı sorununun çözümü, yalnızca belirli
kesimlerin hassasiyetiyle değil; toplumun tüm kesimlerinin ortak dikkat ve
sorumluluk bilinciyle mümkün olacaktır.
MISIR-SİYONİST REJİM ANLAŞMASI
Gazze’de açlık ve barınaksızlık
yoluyla sürdürülen soykırım devam ederken; Mısır’ın siyonist terör rejimiyle
tarihinin en büyük (35 milyar dolar değerinde) doğal gaz anlaşmasını
imzalaması, ağır bir siyasi ve ahlaki çöküştür. Gazze’de insanlar soğuk hava şartları
altında can verirken, bölge ülkelerinin Filistin halkına ait kaynakların gasp
edilmesine ortak olması kabul edilemez. Bir yanda Birleşik Arap Emirlikleri
güvenlik anlaşmalarıyla, diğer yanda Mısır doğal gaz anlaşmalarıyla işgal
rejimini her yönden refaha taşımakta; siyonist yapı askeri, ekonomik ve
diplomatik olarak güçlendirilmektedir.
Bu iş birlikleri, Gazze’deki
yıkımı durdurmak bir yana, soykırım politikalarının sürdürülebilirliğine
doğrudan katkı sunmaktadır. Filistinlilerin toprakları, yeraltı zenginlikleri
ve hayat hakları gasp edilirken, “normalleşme” adı altında bu suça ortak olan
bölge yönetimleri tarih önünde hesap verecektir.
Bölge ülkelerinde ihanet ve iş
birliği politikaları sürerken, Batı’da ise soykırımcı rejimin şirketlerine
karşı eylem yapan vicdan sahibi insanlar ağır bedeller ödemektedir.
İngiltere’de, siyonist rejimle bağlantılı şirketleri protesto ettikleri için
tutuklanan bir grup aktivistin açlık grevi nedeniyle hayati tehlike noktasına
gelmesi, bu çelişkiyi tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır. Kendi coğrafyasında
Filistin’in kaynakları pazarlanırken, başka coğrafyalarda insanlar soykırım
dursun diye özgürlük ve adalet talebiyle bedel ödemektedir. Bu durum aynı
zamanda Batı’nın da ifade özgürlüğü ve insan hakları iddialarının
samimiyetsizliğini bir kez daha ortaya koymuştur. Bu eylemcilerin derhal
serbest bırakılması için güçlü bir uluslararası kamuoyu oluşturulmalıdır.
İslam dünyası, bu zillet
tablosundan bir an önce uyanmalı; Gazze için oluşan insanlık ittifakına
kararlılıkla dahil olmalıdır. Bugün hâlâ farklı yöntemlerle devam eden
soykırımı ve bazı yöneticilerin siyonistlerle iş birliğini durduracak yegâne
güç, örgütlü ve sürekli kamuoyu tepkisidir.
TRUMP’IN VENEZUELA AÇIKLAMASI
ABD Başkanı Donald Trump,
aylardır “uyuşturucu kaçakçılığı” iddiasıyla hedef aldığı Venezuela konusunda
gerçek niyetini bizzat kendi sözleriyle açığa vurmuştur. Amaçlarının petrol
olduğunu itiraf eden Trump, ABD firmalarının ülkeden kovulduğunu söyleyerek
meselenin doğrudan kaynaklara el koyma arzusuyla ilgili olduğunu net biçimde
ortaya koymuştur. Bu itiraf, yaptırımların, tehditlerin ve askeri baskının
nasıl bir talan siyasetinin aracı haline getirildiğini göstermektedir.
Trump geçtiğimiz günlerde de
yaptığı açıklamada Suriye toprağı olan Golan Tepeleri’ni siyonist terör
rejimine sattıklarını bizzat söylemiştir. Bir ülkenin toprağını, başka bir
işgalci güce peşkeş çekmek; uluslararası hukukun, egemenlik ilkesinin ve insanlığın
açıkça ayaklar altına alınmasıdır. Venezuela’da petrol, Suriye’de toprak,
Filistin’de hayat hakkı… Hepsi aynı eşkıya aklının farklı sahnelere
yansımasından ibarettir.
Asıl vahim olan ise bu açık gasp
ve zorbalık karşısında uluslararası toplumun sessizliğidir. Bu sessizlik,
yapılanların fiilen onaylandığını ve dünyanın bir eşkıyanın keyfi kararlarıyla
yönetilmesine göz yumulduğunu göstermektedir. Kaynaklara çökülmesi, toprakların
pazarlık konusu yapılması ve halkların kaderinin masa başında belirlenmesi
artık normalleştirilmektedir.
Bu tablo, küresel düzenin adalet
değil, güç üzerine kurulu olduğunu bir kez daha ilan etmektedir. İnsanlık, bu
kabullenilmiş eşkıyalığa karşı ortak ve kararlı bir duruş sergilemek
zorundadır.
HİNDİSTAN’DA MÜSLÜMANLARA ZULÜM
Hindistan’da geçtiğimiz günlerde
bir bakanın, Müslüman bir kadın doktorun peçesini zorla açması, Müslümanlara
yönelik baskı ve ayrımcılığın açık biçimde devlet politikası haline geldiğini
göstermektedir. Söz konusu eylem Müslüman kimliğin kamusal alanda hedef
alınmasının sembolik ve bilinçli bir tezahürüdür.
Bugün Hindistan’da Müslümanlar,
akademik hayattan kamu istihdamına, sosyal hayattan hukuk sistemine kadar pek
çok alanda sistematik baskılarla karşı karşıyadır. Müslümanlara yönelik
düşmanlık yalnızca sokak şiddetiyle sınırlı kalmamakta; yasalar, dijital
gözetim mekanizmaları ve kurumsal uygulamalarla desteklenmektedir. “Yasadışı
Dini Dönüşümün Yasaklanması Yasası” ile İslam’a geçiş fiilen suç haline
getirilmiş; camiler yıkılmış, Müslümanların mülkiyet haklarına el konulmuş,
milyonlarca insan vatandaşlık hakkından mahrum bırakılmıştır. Bu uygulamalar,
dinî özgürlüklerin ve temel insan haklarının açıkça askıya alındığını ortaya
koymaktadır.
Tüm bu zulüm karşısında
uluslararası toplumun sessizliği, yaşananların normalleştirilmesine hizmet
etmektedir. Ne yazık ki İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) da Müslümanların
haklarını koruma noktasında etkili ve caydırıcı bir rol üstlenmemektedir.
Bu nedenle dünyada Müslümanların
haklarını muhafaza edecek, ihlallere karşı somut yaptırımlar uygulayabilecek ve
üye devletlerin siyasi gücüyle desteklenecek yeni ve güçlü bir uluslararası
oluşumun kurulması artık ertelenemez bir zorunluluktur.
GAZZE İNSANLIK KRİZİ
Gazze’de kış şartlarının
ağırlaşmasıyla birlikte her gün bebekler soğuk, açlık ve hastalıklar nedeniyle ölmektedir.
Salgın hastalıklar yayılmakta, derme çatma çadırların binlercesi yağışlarla
sular altında kalmış durumdadır. Yüz binlerce insanın sığınabileceği hiçbir
güvenli alan kalmamışken, siyonist terör rejimi bölgeye, çadır ve temel insani
yardım girişini engellemektedir. Dün bombalara yürütülen katliam, bugün açlık
ve barınaksızlık yoluyla sürdürülen başka bir soykırım biçimine dönüşmüştür.
İki yılı aşkın bir süredir
Gazze’nin bombardıman altında yok edilmesini izlemekle yetinen İslam dünyası,
bugün de insanların soğuktan ölmesini seyretmektedir. Bu derin etkisizliğin ve
suskunluğun tek açıklaması ihanet ve sorumluluktan kaçıştır. İki milyarlık Müslüman
âlemi, siyonist rejime rağmen Gazze’ye tek bir çadır dahi ulaştıramamaktadır.
Savaşı durdurmakla övünen
garantör ve arabulucu ülkeler, neden ihlallere, soykırımın bu yeni ve sessiz
biçimine karşı harekete geçmemektedir? Oysa siyonist terör rejimi Gazze’de
yıkımı sürdürmekte, yardımları kısıtlamakta ve sözde “güvenlik” bahanesiyle sınırlarını
genişletmeye devam etmektedir.
Müslüman kamuoyu, oyalayıcı
söylemlere karşı Gazze’yi gündemden düşürmemelidir. Bu kez bombalarla değil;
açlık ve barınaksızlıkla sürdürülen soykırıma karşı meydanlara çıkılmalı,
hükümetlere fiili adımlar atılması için kararlı ve sürekli baskı uygulanmalıdır.
