Haftalık Gündem Değerlendirmemiz - 23 Aralık 2025

GENÇLİĞİMİZİ TEHDİT EDEN SAPKIN AKIMLARIN PROPAGANDASI YASAKLANMALI

Aile; kültürün, ahlakın, inancın ve değerlerin nesilden nesile aktarıldığı temel kurumdur. Nesil emniyeti ancak aile kurumunun muhafazasıyla sağlanabilir. Sağlam bir aile yapısı; köklerinden beslenen, bilinçli, ahlaki zemini güçlü ve üreten bir gençliğin teminatıdır. Ancak bu gerçeğe rağmen bilinçli bir şekilde aile kurumuna, nesil emniyetine ve medeniyet değerlerine açık şekilde savaş açan sapkın akımlar meşru gösterilmeye çalışılmaktadır.

Geçtiğimiz günlerde bir siyasi parti temsilcisinin Meclis kürsüsünde, söz konusu sapkın akımları savunmasının yanı sıra masum çocukları da buna alet eden ifadeler kullanması, kamu vicdanını derinden yaralamıştır. Bu açıklamalar, aile yapımızla, toplumsal değerlerimizle ve kültürel kodlarımızla bağdaşmamakta; gençler üzerinde yıkıcı etkiler oluşturan zararlı akımların normalleştirilmesine hizmet etmektedir. Bu durum, doğrudan aile kurumunu ve gençlerimizin geleceğini tehdit etmektedir.

Tüm bu gelişmeler göstermektedir ki ülkemizde ailenin, çocukların ve gençlerin zararlı akımlardan korunmasına yönelik açık ve bağlayıcı bir yasal çerçeveye acil ihtiyaç vardır. Bu sorumluluk bilinciyle 17 Nisan 2025 tarihinde Meclis’e kapsamlı bir kanun teklifi sunduk. Sunduğumuz kanun teklifi daha fazla bekletilmemeli, bir an önce yasalaşmalıdır. Hiç kimse kendi ideolojik fantezileri uğruna masum çocukların fıtratını hedef almamalıdır. Bu vesileyle, Avrupa merkezli fonlarla desteklenen ve Meclis çatısı altında “lgbt’li çocuklar” gibi ifadelerle çocukları ideolojik bir yaklaşımın nesnesi hâline getiren anlayışı da kınıyoruz

 

TELEVİZYON DİZİLERİNİN AHLAKİ ÇÖKÜŞE ETKİSİ

Toplumu dizayn etmede güçlü bir etkiye sahip olan TV kanallarında yayınlanan dizilerde; teşhircilik, aldatma, çarpık ilişkiler, şiddet ve emeksiz kazancın özendirilmesi, ahlaki yozlaşmaya ve aile kurumunun dağılmasına hız kazandırmaktadır.

Bu dizilerde ailenin sürekli çatışma, şiddet ve huzursuzluk kaynağı olarak sunulması, Rus sosyologların bile dikkatinden kaçmamış; aile kurumuna verdiği zararlar gündem konusu olmuştur. Aile yapısını bozacak kadar tehlikeler barındıran dizilerin yasaklanması yerine, her dönem yenilerinin yayın hayatına başlaması, aileyi koruma iddialarıyla çelişmektedir. RTÜK’e soruyoruz: Daha ne zamana kadar bu gidişatı “izlemekle” yetineceksiniz?

Öte yandan uyuşturucu bağımlılığı ile sık sık gündeme gelen kimi sözde sanatçılar, konser ve benzeri etkinliklerde gençlerin karşısına çıkarılmakta, sergiledikleri gayriahlaki sahne gösterileri ve davranışlarla gençlerin yozlaşmasında rol almaktadırlar. Oysa gençlik dönemi, bireyin rol model ihtiyacını en yoğun şekilde hissettiği kritik bir evredir. Bu nedenle gençlerin karşısına ‘sanatçı’ sıfatıyla çıkarılan kişiler konusunda son derece dikkatli ve sorumlu davranılmalı, kadim geleneğimize uygun tercihler yapılmalıdır. Bu tercihler, toplumun geleceğini inşa edecek değerlerle uyumlu olmalıdır.

ASGARİ ÜCRET VE İKTİSADİ ADALET


Milyonlarca çalışan, Ankara’dan çıkacak asgari ücret kararını günlerdir merakla bekliyordu. 23 Aralık 2025’te açıklanan yeni asgari ücretle birlikte tablo artık netleşti. Ancak şunu en baştan açıkça ifade etmek gerekir: Asgari ücret meselesi sadece matematiksel bir hesap ya da bir rakam tartışması değildir. Bu mesele; doğrudan insan haysiyetiyle, aile huzuruyla ve hayatın kendisiyle ilgilidir.

Bugün gelinen noktada açlık sınırı 29.828 TL, yoksulluk sınırı 97.159 TL olarak açıklanmıştır. Buna karşılık yeni asgari ücret 28.075 TL olarak açıklanmıştır. Yani asgari ücret, daha yılın başında açlık sınırının yaklaşık %6 altında kalmıştır. Bu fark bir hanenin mutfağından eksilen temel gıdalar, ertelenen sağlık harcamaları ve biriken borçlar anlamına gelmektedir.

2024 yılı istisna tutulursa, ülkemizde asgari ücret hiçbir dönemde açlık sınırının altında kalarak yıla başlamamıştır. Bugün ise bu tarihsel eşik aşılmıştır. Bu gerçeği görmezden gelmek, geçim derdini halının altına süpürmekten başka bir anlam taşımamaktadır.

Elbette tüm sorumluluğu yalnızca Asgari Ücret Tespit Komisyonu’na yüklemek de doğru değildir. İşçi ve işveren, aynı sofranın ekmeğini birlikte büyüten iki temel unsurdur. Buradan özellikle imkânı olan işverenlerimize çağrımız nettir: Asgari ücret bir tavan değil, bir taban ücrettir. Çalışanınıza bu rakamın üzerinde verilen her kuruş bir yük değil; emeğe hürmet, haneye bereket ve sosyal sorumluluktur. İşçinin huzur bulmadığı bir işletmede üretimin de bereketi olmaz.

Hükümetin enflasyonla mücadele çabası ve üretimi ayakta tutma gayreti elbette anlaşılabilir. Ancak vergi adaletinin sağlanmadığı, dolaylı vergilerle dar gelirlinin daha fazla zorlandığı bir düzende, fedakârlığı sadece emekçiden beklemek ne vicdani ne de hakkaniyetlidir. Devlet, işveren ve işçi el ele vermelidir; fakat bu yük paylaşılırken “güçlü olanın” değil, “haklı olanın” yanında durulmalıdır.

Sonuç olarak ölçümüz ve talebimiz nettir:

Asgari ücret, yalnızca bir kişinin değil; bir ailenin insanca yaşayabileceği “İnsani Geçim Ücreti” seviyesine yükseltilmelidir. Bugün asgari ücretli vergiden muaf görünse de çarşıda–pazarda ödediği ağır dolaylı vergiler ve yüksek enflasyon nedeniyle fiilen zaten vergilendirilmektedir.

Devlet; sadece asgari ücretliyi değil, tüm dar gelirli vatandaşlarını enflasyon canavarına karşı korumalı, vergi yükünü sermayeye ve yüksek kazanca yayarak gerçek vergi adaletini tesis etmelidir.

Çünkü unutulmamalıdır ki; adaletin olmadığı yerde ne kalkınma olur ne de huzur.


YAPAY ZEKÂ KULLANIMI KARŞISINDA MAHREMİYET VE ADALET

Yapay zekânın hızla yaygınlaşmasıyla veri güvenliği, artık teknik bir mesele olmaktan çıkmıştır. Toplumun güven duygusunu ve birlikte yaşama zeminini doğrudan etkileyen bir sorun haline gelmiştir. Örneğin bir kişinin sesi ve görüntüsü taklit edilerek ona iftira atılabilmesi, kumpas kurulabilmesi ve bunun çoğu zaman ancak uzun süre sonra anlaşılması hem kişilik haklarını hem de adalet mekanizmasına güveni zedelemektedir. Üstelik insanların ses ve görüntülerinin izinsiz biçimde toplanıp yapay zekâ sistemleri için bir havuz gibi kullanılması mahremiyeti aşındırmaktadır.

Bu durum, dolandırıcılığı ve şantajı kolaylaştırırken, yanlış bilginin hızla yayılıp düzeltmenin gecikmesi, itibarsızlaştırma ve linç riskini artırmaktadır. Türkiye gibi sosyolojik olarak kırılgan toplumlarda, sahte içeriklerle mücadele çok daha fazla önem kazanmaktadır. Bu nedenle Türkiye’de yapay zekâ hukuku mutlaka oluşturulmalıdır. En başta dijital okur yazarlığı güçlendiren bir boyut sağlanmalıdır. Ayrıca izinsiz ses ve görüntü kullanımını açıkça yasaklayan, yapay içeriklere işaretleme yükümlülüğü getiren, mağduru hızlı biçimde koruyacak içerik kaldırma ve delil güvence mekanizmaları kurulmalı; platformlara sorumluluk yüklenmeli ve bu eylemler için etkili yaptırımlar öngören bir çerçeve oluşturulmalıdır.

 

GIDA İSRAFI VE TOPLUMSAL SORUMLULUK

Dünya genelinde üretilen gıdanın yaklaşık üçte biri tüketilmeden israf edilmekte; bu durum her yıl yaklaşık 1 trilyon dolarlık ekonomik kayba ve 3 milyar ton karbon salımına yol açmaktadır. Bu tablo, gıda israfının yalnızca bireysel tercihlerden kaynaklanan bir tüketim sorunu olmadığını; iktisadi adalet, çevresel sürdürülebilirlik ve toplumsal dayanışma ile doğrudan bağlantılı yapısal bir problem olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik şartlar, artan hayat pahalılığı ve derinleşen yoksulluk dikkate alındığında, gıda israfının önlenmesi bir tercih olmanın ötesinde kamusal bir zorunluluk hâline gelmiştir. Ekonomik darboğazın geniş kitleleri etkilediği bir dönemde, israf edilen her gıda maddesi hem milli servetin kaybı hem de ihtiyaç sahiplerinin hakkının zayi edilmesi anlamına gelmektedir.

Bu bağlamda devletin ve yerel yönetimlerin sorumluluğu büyüktür. Gıda tedarik zincirinin tüm aşamalarını kapsayan, tüketim alışkanlıklarını dönüştürmeyi hedefleyen ve atık yönetimini etkin kılan bütüncül politikaların hayata geçirilmesi zaruridir. Üretimden tüketime kadar olan süreçte denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi, fazla gıdanın değerlendirilmesine yönelik yasal ve kurumsal altyapının oluşturulması önem taşımaktadır. Öte yandan vatandaşlar da harcama ve tüketim tercihlerinde daha bilinçli davranmakla yükümlüdür.

Gıda israfını önlemek, gıdanın ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasını sağlamak, sürdürülebilir tüketim alışkanlıklarını teşvik etmek ve gıda bankacılığı sistemlerini kurmak ve yaygınlaştırmak, çözümün temel unsurları arasında yer almaktadır. Bununla birlikte, israfı normalleştiren anlayış terk edilmeli; infak, paylaşım ve dayanışma kültürü hem bireysel hem de kurumsal düzeyde yeniden ihya edilmelidir. Unutulmamalıdır ki gıda israfı sorununun çözümü, yalnızca belirli kesimlerin hassasiyetiyle değil; toplumun tüm kesimlerinin ortak dikkat ve sorumluluk bilinciyle mümkün olacaktır.

 

MISIR-SİYONİST REJİM ANLAŞMASI

Gazze’de açlık ve barınaksızlık yoluyla sürdürülen soykırım devam ederken; Mısır’ın siyonist terör rejimiyle tarihinin en büyük (35 milyar dolar değerinde) doğal gaz anlaşmasını imzalaması, ağır bir siyasi ve ahlaki çöküştür. Gazze’de insanlar soğuk hava şartları altında can verirken, bölge ülkelerinin Filistin halkına ait kaynakların gasp edilmesine ortak olması kabul edilemez. Bir yanda Birleşik Arap Emirlikleri güvenlik anlaşmalarıyla, diğer yanda Mısır doğal gaz anlaşmalarıyla işgal rejimini her yönden refaha taşımakta; siyonist yapı askeri, ekonomik ve diplomatik olarak güçlendirilmektedir.

Bu iş birlikleri, Gazze’deki yıkımı durdurmak bir yana, soykırım politikalarının sürdürülebilirliğine doğrudan katkı sunmaktadır. Filistinlilerin toprakları, yeraltı zenginlikleri ve hayat hakları gasp edilirken, “normalleşme” adı altında bu suça ortak olan bölge yönetimleri tarih önünde hesap verecektir.

Bölge ülkelerinde ihanet ve iş birliği politikaları sürerken, Batı’da ise soykırımcı rejimin şirketlerine karşı eylem yapan vicdan sahibi insanlar ağır bedeller ödemektedir. İngiltere’de, siyonist rejimle bağlantılı şirketleri protesto ettikleri için tutuklanan bir grup aktivistin açlık grevi nedeniyle hayati tehlike noktasına gelmesi, bu çelişkiyi tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır. Kendi coğrafyasında Filistin’in kaynakları pazarlanırken, başka coğrafyalarda insanlar soykırım dursun diye özgürlük ve adalet talebiyle bedel ödemektedir. Bu durum aynı zamanda Batı’nın da ifade özgürlüğü ve insan hakları iddialarının samimiyetsizliğini bir kez daha ortaya koymuştur. Bu eylemcilerin derhal serbest bırakılması için güçlü bir uluslararası kamuoyu oluşturulmalıdır.

İslam dünyası, bu zillet tablosundan bir an önce uyanmalı; Gazze için oluşan insanlık ittifakına kararlılıkla dahil olmalıdır. Bugün hâlâ farklı yöntemlerle devam eden soykırımı ve bazı yöneticilerin siyonistlerle iş birliğini durduracak yegâne güç, örgütlü ve sürekli kamuoyu tepkisidir.

 

TRUMP’IN VENEZUELA AÇIKLAMASI

ABD Başkanı Donald Trump, aylardır “uyuşturucu kaçakçılığı” iddiasıyla hedef aldığı Venezuela konusunda gerçek niyetini bizzat kendi sözleriyle açığa vurmuştur. Amaçlarının petrol olduğunu itiraf eden Trump, ABD firmalarının ülkeden kovulduğunu söyleyerek meselenin doğrudan kaynaklara el koyma arzusuyla ilgili olduğunu net biçimde ortaya koymuştur. Bu itiraf, yaptırımların, tehditlerin ve askeri baskının nasıl bir talan siyasetinin aracı haline getirildiğini göstermektedir.

Trump geçtiğimiz günlerde de yaptığı açıklamada Suriye toprağı olan Golan Tepeleri’ni siyonist terör rejimine sattıklarını bizzat söylemiştir. Bir ülkenin toprağını, başka bir işgalci güce peşkeş çekmek; uluslararası hukukun, egemenlik ilkesinin ve insanlığın açıkça ayaklar altına alınmasıdır. Venezuela’da petrol, Suriye’de toprak, Filistin’de hayat hakkı… Hepsi aynı eşkıya aklının farklı sahnelere yansımasından ibarettir.

Asıl vahim olan ise bu açık gasp ve zorbalık karşısında uluslararası toplumun sessizliğidir. Bu sessizlik, yapılanların fiilen onaylandığını ve dünyanın bir eşkıyanın keyfi kararlarıyla yönetilmesine göz yumulduğunu göstermektedir. Kaynaklara çökülmesi, toprakların pazarlık konusu yapılması ve halkların kaderinin masa başında belirlenmesi artık normalleştirilmektedir.

Bu tablo, küresel düzenin adalet değil, güç üzerine kurulu olduğunu bir kez daha ilan etmektedir. İnsanlık, bu kabullenilmiş eşkıyalığa karşı ortak ve kararlı bir duruş sergilemek zorundadır.

 

HİNDİSTAN’DA MÜSLÜMANLARA ZULÜM

Hindistan’da geçtiğimiz günlerde bir bakanın, Müslüman bir kadın doktorun peçesini zorla açması, Müslümanlara yönelik baskı ve ayrımcılığın açık biçimde devlet politikası haline geldiğini göstermektedir. Söz konusu eylem Müslüman kimliğin kamusal alanda hedef alınmasının sembolik ve bilinçli bir tezahürüdür.

Bugün Hindistan’da Müslümanlar, akademik hayattan kamu istihdamına, sosyal hayattan hukuk sistemine kadar pek çok alanda sistematik baskılarla karşı karşıyadır. Müslümanlara yönelik düşmanlık yalnızca sokak şiddetiyle sınırlı kalmamakta; yasalar, dijital gözetim mekanizmaları ve kurumsal uygulamalarla desteklenmektedir. “Yasadışı Dini Dönüşümün Yasaklanması Yasası” ile İslam’a geçiş fiilen suç haline getirilmiş; camiler yıkılmış, Müslümanların mülkiyet haklarına el konulmuş, milyonlarca insan vatandaşlık hakkından mahrum bırakılmıştır. Bu uygulamalar, dinî özgürlüklerin ve temel insan haklarının açıkça askıya alındığını ortaya koymaktadır.

Tüm bu zulüm karşısında uluslararası toplumun sessizliği, yaşananların normalleştirilmesine hizmet etmektedir. Ne yazık ki İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) da Müslümanların haklarını koruma noktasında etkili ve caydırıcı bir rol üstlenmemektedir.

Bu nedenle dünyada Müslümanların haklarını muhafaza edecek, ihlallere karşı somut yaptırımlar uygulayabilecek ve üye devletlerin siyasi gücüyle desteklenecek yeni ve güçlü bir uluslararası oluşumun kurulması artık ertelenemez bir zorunluluktur.

 

GAZZE İNSANLIK KRİZİ

Gazze’de kış şartlarının ağırlaşmasıyla birlikte her gün bebekler soğuk, açlık ve hastalıklar nedeniyle ölmektedir. Salgın hastalıklar yayılmakta, derme çatma çadırların binlercesi yağışlarla sular altında kalmış durumdadır. Yüz binlerce insanın sığınabileceği hiçbir güvenli alan kalmamışken, siyonist terör rejimi bölgeye, çadır ve temel insani yardım girişini engellemektedir. Dün bombalara yürütülen katliam, bugün açlık ve barınaksızlık yoluyla sürdürülen başka bir soykırım biçimine dönüşmüştür.

İki yılı aşkın bir süredir Gazze’nin bombardıman altında yok edilmesini izlemekle yetinen İslam dünyası, bugün de insanların soğuktan ölmesini seyretmektedir. Bu derin etkisizliğin ve suskunluğun tek açıklaması ihanet ve sorumluluktan kaçıştır. İki milyarlık Müslüman âlemi, siyonist rejime rağmen Gazze’ye tek bir çadır dahi ulaştıramamaktadır.

Savaşı durdurmakla övünen garantör ve arabulucu ülkeler, neden ihlallere, soykırımın bu yeni ve sessiz biçimine karşı harekete geçmemektedir? Oysa siyonist terör rejimi Gazze’de yıkımı sürdürmekte, yardımları kısıtlamakta ve sözde “güvenlik” bahanesiyle sınırlarını genişletmeye devam etmektedir.

Müslüman kamuoyu, oyalayıcı söylemlere karşı Gazze’yi gündemden düşürmemelidir. Bu kez bombalarla değil; açlık ve barınaksızlıkla sürdürülen soykırıma karşı meydanlara çıkılmalı, hükümetlere fiili adımlar atılması için kararlı ve sürekli baskı uygulanmalıdır.

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.