Haftalık Gündem Değerlendirmemiz-23 Haziran 2026

MEZUNİYET Mİ, KÜLTÜREL YABANCILAŞMA MI?

Her yıl eğitim-öğretim döneminin sonunda çeşitli mezuniyet programları düzenlenmektedir. Ancak son yıllarda bazı okullarımızda görülen uygulamalar, haklı olarak toplumun geniş kesimlerinde soru işaretlerine neden olmaktadır.

Mezuniyet, eğitim hayatının belirli bir aşamasını tamamlayan öğrencilerin sevincini paylaşma vesilesidir. Bununla birlikte, özellikle okul öncesi ve ilkokul kademelerinde abartılı ve aileleri gereksiz bir maddi külfet altına sokan bazı mezuniyet programları, kültürümüz ve inanç değerlerimizle bağdaşmamaktadır.

Kadim medeniyetimizde ilim yolculuğunun sonunda yapılan merasimler; gösterişe değil tevazuya, eğlenceye değil şükre, bireysel övgüye değil ilmin ve emeğin kıymetine dayanırdı. Medreselerde verilen icazetler, talebeye yeni sorumluluklar yükleyen manevi bir anlam taşırdı. Bugün ise bazı mezuniyet etkinliklerinin, Batı toplumlarından kopyalanan şekilci uygulamalara dönüşmesi, milletçe üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.

Çocuklarımızın hafızalarında kalması gereken; pahalı kıyafetler, süslü sahneler ve yapay gösteriler değil; öğretmenlerine duydukları saygı, anne babalarına besledikleri minnet ve Rabbimize karşı hissettikleri şükür duygusudur.

Elbette öğrencilerimizin başarısı kutlanmalıdır. Ancak bu kutlamalar; israftan uzak, aileleri ekonomik baskı altına sokmayan, millî ve manevi değerlerimizi önceleyen, öğrencilerimize sorumluluk bilinci kazandıran bir anlayışla yapılmalıdır. Çünkü eğitim yalnızca diploma vermek değil; şahsiyet inşa etmektir. Mezuniyet törenleri de bu şahsiyet inşasının bir parçası olmalıdır.

Bütün öğrencilerimizi tebrik ediyor; ilimle ahlakı, başarıyla erdemi bir arada taşıyan nesiller olarak yetişmelerini Yüce Allah’tan niyaz ediyoruz.

 

HUBUBAT ALIM FİYATLARI ÜRETİCİNİN YÜKÜNÜ HAFİFLETMELİ, ÜRETİMİ GÜÇLENDİRMELİDİR

2026 yılı için açıklanan hububat alım fiyatlarında ekmeklik ve makarnalık buğday 16.500 TL/ton, arpa ise 12.750 TL/ton olarak belirlenmiştir. Destek ödemeleriyle birlikte üreticinin eline geçecek tutarın buğdayda yaklaşık 19.514 TL/ton, arpada ise 15.764 TL/ton seviyesine ulaşacağı ifade edilmektedir. Ancak açıklanan rakamların, üreticinin artan maliyetleri ve alım gücü üzerindeki etkisi dikkatle değerlendirilmelidir.

Açıklanan hububat alım fiyatlarında geçen yıla göre nominal bir artış görülse de üreticinin sahadaki gerçekliği daha farklı bir tablo ortaya koymaktadır. Destek dâhil değerlendirildiğinde hububat gelirindeki artışın yaklaşık yüzde 15 ila 25 arasında kalması; yıllık enflasyonun ve özellikle tarımsal girdi maliyetlerindeki yükselişin gerisinde kalmaktadır.

Mazot, gübre, ilaç, işçilik ve arazi maliyetlerinde son bir yılda yaşanan yüksek artışlar, fiyat artışının önemli bir kısmını daha hasat gerçekleşmeden eritmektedir. Bu şartlarda üretici yalnızca satış fiyatına değil, üretimden elde ettiği gerçek kazanca bakmaktadır.

Tarım politikalarının temel amacı; çiftçiyi borçla ayakta tutmak değil, üretimle güçlendirmek olmalıdır. Alım fiyatları belirlenirken yalnızca geçmiş yıl fiyatları değil; gerçek üretim maliyetleri, enflasyon etkisi ve üreticinin makul refah payı birlikte dikkate alınmalıdır.

Destekler üretim döneminde etkinleştirilmeli, ödeme süreçleri hızlandırılmalı, üreticinin finansman ihtiyacı faiz yüküyle değil, üretim odaklı modellerle karşılanmalıdır. Üreten çiftçinin kazandığı, toprağın boş kalmadığı ve gıda güvenliğinin güçlendiği bir tarım politikası tercih değil, zorunluluktur.

 

SU TARİFELERİNDE ADALET, FATURALARDA KOLAYLIK SAĞLANMALIDIR

Su, ticari bir meta değil, hayatın vazgeçilmez bir ihtiyacıdır. Bu nedenle belediyecilikte su kullanım tarifeleri belirlenirken temel ölçü; gelir artırmak değil, vatandaşın temel ihtiyacını adil ve ulaşılabilir şekilde karşılamak olmalıdır.

Bugün toplu sayaç kullanan site ve apartmanlarda yaşayan vatandaşlarımız, uygulanan kademeli tarifeler nedeniyle, aynı miktarda su tüketmelerine rağmen daha yüksek bedeller ödemek zorunda kalmaktadır. Böylece ortak sayaç kullanan vatandaşlar düpedüz cezalandırılmaktadır.

Yerel yönetimlerin görevi, vatandaşın yükünü artırmak değil, hayatını kolaylaştırmaktır. Bu nedenle, toplu sayaçlı yapılarda kademeli tarifeler belirlenirken bağımsız bölüm sayısı dikkate alınmalı; toplu konutlar için konut sayısı esas alınarak özel düzenlemeler yapılmalıdır.

Su tasarrufu teşvik edilmelidir; ancak tasarruf politikaları, vatandaşın sırtına yeni yükler bindirmenin değil, adaletin ve sosyal dayanışmanın aracı olmalıdır.

Öte yandan, artan hayat pahalılığı karşısında belediyeler, su fiyatlarında vatandaşları rahatlatacak düzenlemelere gitmeli; temel ihtiyaç miktarına düşük ücret uygulanmalı ve sosyal belediyecilik anlayışı güçlendirilmelidir.

 

AİLE HAKEMLİĞİ SİSTEMİ

TÜİK verilerine göre Türkiye'de 2025 yılında 193 bin 793 çift boşanmış, bu boşanma süreçlerinden 191 bin 371 çocuk doğrudan etkilenmiştir. Dolayısıyla boşanma; yalnızca eşlerin ayrılması değil;  çocukların güven, sevgi ve aidiyet duygularının da sarsılmasına yol açmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de aile içi anlaşmazlıkların çözümü için tavsiye edilen aile hakemliği sisteminin hayata geçirilmesi; eşlerin sorunlarını sağlıklı bir zeminde değerlendirmesine, uzlaşma yollarının bulunmasına ve evliliklerin gereksiz sebeplerle sona ermesinin önlenmesine katkı sağlayacaktır.

Bu sistem, boşanmanın kaçınılmaz olduğu durumlarda da tarafların ve özellikle çocukların süreci en az hasarla atlatmalarına vesile olacaktır.

Ailenin korunması, milletin varlığının korunmasıdır. Aile Hakemliği Sistemi; sorun yaşayan aileleri dağılmaktan koruyan, bu sayede çocukların geleceğinin kararmasını önleyen önemli bir çözüm mekanizmasıdır. Bu bağlamda Aile Hakemliği Sistemi bir an önce hayata geçirilmelidir.

 

MECLİS TOPLUMSAL DOKUMUZLA UYUMSUZ TEKLİFLERİ REDDETMELİDİR

Türkiye ile Birleşmiş Milletler Cinsiyet Eşitliği ve Kadının Güçlendirilmesi Birimi (BM Kadın) arasında imzalanan "Ankara’da BM Kadın Ülke Ofisi Kurulmasına İlişkin Anlaşma"nın onaylanmasını öngören 147 Sayılı Kanun Teklifi, Meclis Genel Kurulunun gündemine gelmiştir.

​İlgili birimin kuruluş amacı, üye ülkelerde sözde toplumsal cinsiyet eşitliğine; özde ise biyolojik cinsiyeti inkâr ile cinsiyetsizleştirme ve sapıklığı yaygınlaştırmaya yönelik mevzuat, politika ve birtakım çerçevelerin uygulanması için ortak çalışmalar yürütmek olarak tanımlanmaktadır.

Biz; kadını medeniyetimizin ve geleceğimizin baş mimarı olarak görüyor; ailenin ve neslin korunmasını bir toplumsal beka meselesi olarak değerlendiriyoruz. Bu doğrultuda, kadın ve aileye yönelik her türlü hukuki düzenleme, politika ve projenin; medeniyet tasavvurumuza, inanç dünyamıza ve toplumsal değerlerimize tam uyum sağlaması gerektiğini savunuyoruz.

​Söz konusu anlaşmanın; toplumsal dokumuzla ve medeniyet kodlarımızla uyuşmayan İstanbul Sözleşmesi ile CEDAW sistematiğini referans alan BM Kadın Birimi’nin etki alanını genişleteceği, kamuya ve sivil topluma nüfuzunu kolaylaştıracağı yönünde ciddi endişeler taşımaktayız.

​Özellikle Gazze'de on binlerce kadın ve çocuğun katledildiği bir soykırıma seyirci kalan Birleşmiş Milletler'in, kadın hakları konusundaki söylemlerinin inandırıcılığını yitirdiği apaçık ortadadır.

Kamuoyunun bu haklı hassasiyetini göz önünde bulundurarak, Meclis Genel Kurulunun, bu anlaşmayı oylarken millî ve manevi değerlerimizi merkeze alan daha temkinli ve dikkatli bir tutum sergileyeceğine inanıyoruz.

 

İŞ BANKASI BİR PARTİNİN DEĞİL KAMUNUN MALIDIR

Hindistan Müslümanları tarafından Kurtuluş Savaşı’na destek amacıyla gönderilen yardım paralarının İş Bankasının kuruluşunda kullanıldığı bilinmektedir. Dönemin tek parti iktidarı, siyasi gücünü de kullanarak CHP’yi birçok şirkete olduğu gibi adı geçen bankaya da ortak yapmıştır.

Çok partili siyasi düzende böyle bir ortaklığın halen devam ediyor olması, siyasette fırsat eşitliğine aykırı olduğu gibi bu durum, halkın tamamına ait olan bir kamu malının belirli bir siyasi parti lehine ayrıcalıklı biçimde kullandırılması sonucunu doğurmaktadır.

İsmi çok sayıda yolsuzluk, rüşvet, irtikâp ve cinsel taciz olaylarına karışmış bir partide, parti yönetimini elde tutmak için hizipler arası büyük çekişmeler yaşanmakta ve kamuoyunda bunun sebeplerinden birinin de partinin hükmettiği para kaynakları olduğu iddia edilmektedir.

Yapılması gereken, banka yönetimindeki CHP kontenjanının sonlandırılması ve bankanın kuruluş ilkelerine uygun şekilde yeniden yapılandırılmasıdır.

Hindistanlı Müslümanların yardımlarıyla kurulmuş olan bankanın faizli işlemlerden çektirilmesi ve bir katılım bankasına dönüştürülmesi en uygun olandır. Bundan sonra oluşturulacak ek kurum ve kuruluşlarla küresel bir yardım organizasyonuna öncülük edecek bir yapıya kavuşturulması, bankanın kuruluş amacıyla daha uyumlu olacaktır.

 

ALINAMAYAN HİZMETİN FATURASI ÖDENEMEZ!

Bugün ekranlarda "çağ atlıyoruz" diyenlerin, reklamlarında hız rekoru kırdığını iddia eden GSM operatörlerinin kırsal mahalleleri yeteri kadar önemsemediğini görüyoruz. İnternet ve iletişim çağındayız; ancak vatandaşlarımız, köylerinde telefon görüşmesi yapmak için hâlâ tepelere, yüksek noktalara tırmanmak zorunda kalıyor.

GSM operatörlerinin yetersiz altyapısı nedeniyle birçok köy ve kırsal mahalle dünyadan kopuk yaşamaktadır. Şebeke ve internet erişimi olmayan bu bölgelerde vatandaşlar; acil sağlık durumlarında iletişim sorunu yaşamakta, eğitimde fırsat eşitliğinden yararlanamamakta ve en temel haberleşme ihtiyaçlarını dahi karşılayamamaktadır.

Ay sonu geldiğinde o dev şirketler, hiç vermedikleri hizmetin faturasını kuruşu kuruşuna, eksiksiz şekilde kesiyor. Verilmeyen hizmetin bedeli; köylümüzün, çiftçimizin cebinden haksızca tahsil ediliyor. Bu haksızlığın ve adaletsizliğin önüne geçilmelidir.

GSM şirketlerine ve yetkililere sesleniyoruz: Formülümüz net, çözümümüz basittir: Adil faturalandırma yapılmalıdır. Kesintisiz hizmet sağlanana kadar, şebeke erişimi olmayan bölgelerdeki kesinti süresince ya ücret alınmamalı ya da faturalara ciddi indirimler yansıtılmalıdır.

Hizmet vermediğiniz yerde ücret almak ne ahlaka ne hukuka ne de sosyal adalete sığar. Vatandaş iletişim sorunu yaşarken şirketlerin sadece kâr odaklı yaklaşması kabul edilemez.

Şehirdeki vatandaş hangi hakka sahipse, dağdaki çobanımız da aynı hakka sahiptir. İletişim lüks değil, anayasal bir haktır. Yetkilileri göreve, operatör şirketlerini ise sorumluluk almaya davet ediyoruz.

 

SUSA CAMİİ KATLİAMI

26 Haziran 1992’de Diyarbakır’ın Silvan ilçesine bağlı Susa (Yolaç) Köyü’nde PKK tarafından gerçekleştirilen saldırıda, camide namaz kılmakta olan on kardeşimiz şehit edildi. Bu acı hadise, bölge halkının hafızasında derin izler bırakmış ve aradan geçen yıllara rağmen unutulmamıştır.

Susa Camii Katliamı, yalnızca masum insanların hayat hakkına yönelik bir saldırı değil; aynı zamanda inanç özgürlüğüne, ibadet hakkına ve toplumsal huzura yönelmiş ağır bir travma olarak hafızalara kazınmıştır.

Bölge halkı, bütün baskılara ve dayatmalara rağmen tarih boyunca inancına, değerlerine ve İslamî kimliğine sahip çıkmıştır. Susa’da hedef alınan kardeşlerimizin suçu da camide ibadet etmek, İslam’a bağlı kalmak ve dayatılan karanlık ideolojilere teslim olmamaktı. Bu nedenle Susa Katliamı, PKK’nın dindar Kürt halkına ve İslamî değerlere yönelik tahammülsüzlüğünün en acı örneklerinden biri olarak tarihe geçmiştir.

Camiye, Kur’an’a, namaza ve Müslümanların kardeşliğine yönelen her saldırı; toplumsal huzuru, kardeşliği ve ortak değerlerimizi hedef almaktadır. Hiçbir ideoloji, hiçbir siyasi hedef ve hiçbir örgütsel anlayış, masum insanların canına kıymayı meşru gösteremez.

Bugün bizlere düşen görev; Susa şehitlerinin aziz hatırasını yaşatmak, geçmişte yaşanan bu acılardan ders çıkarmak ve bölgemizde adaletin, huzurun, kardeşliğin ve İslamî değerlerin güçlenmesi için kararlı bir duruş sergilemektir.

Bu vesileyle Susa Camii Katliamı’nda şehit edilen kardeşlerimizi rahmet, minnet ve özlemle yâd ediyor; ailelerine ve bütün bölge halkına sabır diliyoruz.

 

ŞEYH SAİD EFENDİ VE DAVA ARKADAŞLARININ HATIRASINA SAYGI GÖSTERİLMELİDİR

Şeyh Said Efendi; büyük bir âlim, kâmil bir mürşit ve halkının inancı ve kimliği uğruna mücadele eden cesur bir önderdir. Mevlânâ Halid-i Şehrezorî’nin manevi çizgisinden beslenen Şeyh Said Efendi, yalnızca dinî bir rehber değil, aynı zamanda halkının dertleriyle hemhâl olan sosyal ve siyasi bir önder olmuştur. Şeyh Said, hayatı boyunca işgale, zulme ve haksızlığa karşı durmuş; akrabaları, müntesipleri ve talebeleri ile birlikte Rus işgaline karşı cihad etmiştir.

1925 yılında İstiklal Mahkemelerince verilen idam kararıyla birlikte Şeyh Said Efendi ve dava arkadaşları darağaçlarına yürümüş; ancak ne idamlar ne de yıllarca sürdürülen karalama kampanyaları onları halkın gönlünden silebilmiştir. Aradan geçen bir asrı aşkın zamana rağmen Şeyh Said Efendi ve arkadaşlarının hatırası, Kürtler ile birlikte bütün bir İslam ümmetinin vicdanında yaşamaya devam etmektedir.

Bugün başta Şeyh Said Efendi olmak üzere İslam âlimlerine ve öncülerine yapılan haksızlıklarla yüzleşilmeli; hatıralarına yönelik inkâr ve karalama politikaları terk edilmelidir. Yaşatılan mağduriyetler nedeniyle resmi özür dilenmeli ve gizli tutulan mezar yerleri açıklanmalıdır. Bu yönde atılacak adımların, adalet duygusunun güçlenmesine, toplumsal hafızanın onarılmasına ve Kürt-Türk kardeşliğinin tahkim edilmesine katkı sunacağına inanıyoruz.

Bu vesileyle Şeyh Said Efendi’yi, Melekanlı Şeyh Abdullah’ı,  Palulu Şeyh Şerif’i, Hanili Salih Bey’i, Seyyid Abdülkadir Efendi’yi, Dr. Fuad Bey’i, Şeyh Eyyüp Efendi’yi ve Diyarbakır Dağkapı Meydanı’nda şehadete yürüyen bütün dava arkadaşlarını rahmet ve minnetle yâd ediyoruz.

Allah hepsine rahmet eylesin. Ruhları şâd olsun.

 

SURİYE HÜKÜMETİ İLE HİZBULLAH’I SAVAŞTIRMA GİRİŞİMİ

ABD Başkanı Donald Trump’ın, küresel ölçekte büyük tepki toplayan siyonist terör rejimini göz önünden çekmek amacıyla, Suriye yönetimini Lübnan ve Hizbullah ile savaştırma niyetini açıkça itiraf etmesi, emperyalizmin bölgedeki kirli “böl-yönet” taktiğinin yeni bir tezahürüdür.

Bu sinsi plan, savaş sonrasında da iki ülke arasındaki geçmiş gerilimler ve ihtilaflı sınır bölgeleri kışkırtılarak sürdürülmek istenmektedir.

Esasen ABD, siyonistlerle arasına mesafe koyamamakta; tam aksine dünyadaki müttefikleriyle bile arası açılan siyonist oluşumu korumaya çalışmaktadır. Asıl hedefleri komşuları birbiriyle savaştırarak güçsüzleştirmek ve siyonizmin bölgesel yayılmacılığının önünü açmaktır.

Suriye yönetiminin, bölgesel dengeleri altüst etmeyi amaçlayan bu tehlikeli şantaj ve tehdit mekanizmasına karşı gösterdiği direnç kıymetlidir. Şam yönetimi, bu emperyalist baskılara asla boyun eğmemelidir.

Türkiye başta olmak üzere bölge ülkeleri, şantajlarla baskı altına alınmaya çalışılan Suriye’yi yalnız bırakmamalı; bölgeyi istikrarsızlaştıracak bu karanlık senaryoların gerçekleşmesine geçit vermemelidirler.

 

GARANTÖR ÜLKELER GAZZE İÇİN DERHAL DEVREYE GİRMELİDİR

Siyonist terör rejimi, 10 Ekim ateşkes anlaşmasına rağmen Gazze’de katliamlarına pervasızca devam etmektedir. Bombalı saldırıların yanı sıra temel gıda maddelerinin girişi hâlâ kısıtlıdır; temiz su kaynakları yok edilmiş, salgın hastalıklar halkı pençesine almıştır.

Böyle bir vahşet ortamında, garantör devletlerin Filistinli direniş gruplarının nasıl silahsızlandırılacağını tartışmasının makul bir izahı yoktur. Bugün garantör devletlerin öncelikli görevi, altına imza attıkları anlaşmadan doğan sorumlulukların gereğini yerine getirmektir. Su ve yiyeceğin bile yeterince girmediği Gazze’nin yeniden inşası için bu mazlum halkın bir 20 yıl daha beklemeye takati kalmamıştır.

Ateşkes anlaşmasına uymayan, açlığı bir silah olarak kullanmaya devam eden ve "Bizden bir annenin ağlamasına karşı onlardan bin anne ağlamalı, ayakta hiçbir bina kalmamalı." diyen gözü dönmüş siyonistler adına direnişçilerin silahsızlandırılması pazarlığı yapılamaz. İran ve Lübnan sahalarında açıkça görüldüğü üzere, siyonistlerin anladığı tek dil askerî güçtür.

Bu nedenle garantörlük müessesesi derhal işletilmeli; ABD ve siyonist rejim üzerinde caydırıcılık oluşturacak şekilde üç garantör ülkenin gerekirse güç kullanımı beyanıyla süreç kararlılıkla güvence altına alınmalıdır.

 

AP TÜRKİYE RAPORU

Avrupa Parlamentosu’nun (AP) yayımladığı ve bağlayıcılığı olmayan son Türkiye raporunda yer alan laiklik vurgusu, mutlak butlan tartışmaları ve Adalet Bakanı Akın Gürlek’e yönelik yaptırım çağrıları; egemen bir ülkenin dinî değerlerini ve kültürel yapısını yok sayan, iç işlerine müdahale niteliği taşıyan hadsiz bir tutumdur. Bununla birlikte Kıbrıs sorununda, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin yanında saf tutularak Türkiye hedef alınmıştır.

Yıllardır mülteci meselesinde kapıları açıyormuş gibi yapan ancak Türkiye vatandaşlarının vize süreçlerini dahi engelleyen Avrupa’nın uzun yıllardır sürdürdüğü bu tavrın temelinde, Türkiye’nin Müslüman kimliğine yönelik hazımsızlığın yattığı herkesin malumudur. Zira Avrupa Birliği, bir haçlı ittifakı zihniyetiyle hareket etmektedir. Ancak şunun farkına varılmalıdır ki Türkiye, o hiç açılmayacak kapıları zorlamayı çoktan bırakmıştır; artık Türkiye’nin onlara değil, onların Türkiye’ye ihtiyacı vardır.

Afganistan’da ve Irak’ta milyonlarca sivili katledenler, Gazze’de soykırım gerçekleştiren siyonistlere silah satıp arka çıkanlar ve bugün Filistin için eylem yapan vatandaşlarını dahi terörist ilan edip hapse atanlar, insan hakları ve hukuk dersi vermeye çalışmaktadır. Batı’nın insan hakları karnesi ortadadır ve bu coğrafyanın onlardan alacak hiçbir ders yoktur.

 

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.