MEZUNİYET Mİ, KÜLTÜREL YABANCILAŞMA
MI?
Her yıl eğitim-öğretim döneminin sonunda çeşitli
mezuniyet programları düzenlenmektedir. Ancak son yıllarda bazı okullarımızda
görülen uygulamalar, haklı olarak toplumun geniş kesimlerinde soru işaretlerine
neden olmaktadır.
Mezuniyet, eğitim hayatının belirli bir aşamasını
tamamlayan öğrencilerin sevincini paylaşma vesilesidir. Bununla birlikte,
özellikle okul öncesi ve ilkokul kademelerinde abartılı ve aileleri gereksiz
bir maddi külfet altına sokan bazı mezuniyet programları, kültürümüz ve inanç
değerlerimizle bağdaşmamaktadır.
Kadim medeniyetimizde ilim yolculuğunun sonunda yapılan
merasimler; gösterişe değil tevazuya, eğlenceye değil şükre, bireysel övgüye
değil ilmin ve emeğin kıymetine dayanırdı. Medreselerde verilen icazetler,
talebeye yeni sorumluluklar yükleyen manevi bir anlam taşırdı. Bugün ise bazı
mezuniyet etkinliklerinin, Batı toplumlarından kopyalanan şekilci uygulamalara
dönüşmesi, milletçe üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.
Çocuklarımızın hafızalarında kalması gereken; pahalı
kıyafetler, süslü sahneler ve yapay gösteriler değil; öğretmenlerine duydukları
saygı, anne babalarına besledikleri minnet ve Rabbimize karşı hissettikleri
şükür duygusudur.
Elbette öğrencilerimizin başarısı kutlanmalıdır. Ancak bu
kutlamalar; israftan uzak, aileleri ekonomik baskı altına sokmayan, millî ve
manevi değerlerimizi önceleyen, öğrencilerimize sorumluluk bilinci kazandıran
bir anlayışla yapılmalıdır. Çünkü eğitim yalnızca diploma vermek değil;
şahsiyet inşa etmektir. Mezuniyet törenleri de bu şahsiyet inşasının bir
parçası olmalıdır.
Bütün öğrencilerimizi tebrik ediyor; ilimle ahlakı,
başarıyla erdemi bir arada taşıyan nesiller olarak yetişmelerini Yüce Allah’tan
niyaz ediyoruz.
HUBUBAT ALIM FİYATLARI ÜRETİCİNİN
YÜKÜNÜ HAFİFLETMELİ, ÜRETİMİ GÜÇLENDİRMELİDİR
2026 yılı için açıklanan hububat alım fiyatlarında
ekmeklik ve makarnalık buğday 16.500 TL/ton, arpa ise 12.750 TL/ton olarak
belirlenmiştir. Destek ödemeleriyle birlikte üreticinin eline geçecek tutarın
buğdayda yaklaşık 19.514 TL/ton, arpada ise 15.764 TL/ton seviyesine ulaşacağı
ifade edilmektedir. Ancak açıklanan rakamların, üreticinin artan maliyetleri ve
alım gücü üzerindeki etkisi dikkatle değerlendirilmelidir.
Açıklanan hububat alım fiyatlarında geçen yıla göre
nominal bir artış görülse de üreticinin sahadaki gerçekliği daha farklı bir
tablo ortaya koymaktadır. Destek dâhil değerlendirildiğinde hububat gelirindeki
artışın yaklaşık yüzde 15 ila 25 arasında kalması; yıllık enflasyonun ve
özellikle tarımsal girdi maliyetlerindeki yükselişin gerisinde kalmaktadır.
Mazot, gübre, ilaç, işçilik ve arazi maliyetlerinde son
bir yılda yaşanan yüksek artışlar, fiyat artışının önemli bir kısmını daha
hasat gerçekleşmeden eritmektedir. Bu şartlarda üretici yalnızca satış fiyatına
değil, üretimden elde ettiği gerçek kazanca bakmaktadır.
Tarım politikalarının temel amacı; çiftçiyi borçla ayakta
tutmak değil, üretimle güçlendirmek olmalıdır. Alım fiyatları belirlenirken
yalnızca geçmiş yıl fiyatları değil; gerçek üretim maliyetleri, enflasyon
etkisi ve üreticinin makul refah payı birlikte dikkate alınmalıdır.
Destekler üretim döneminde etkinleştirilmeli, ödeme
süreçleri hızlandırılmalı, üreticinin finansman ihtiyacı faiz yüküyle değil,
üretim odaklı modellerle karşılanmalıdır. Üreten çiftçinin kazandığı, toprağın
boş kalmadığı ve gıda güvenliğinin güçlendiği bir tarım politikası tercih
değil, zorunluluktur.
SU TARİFELERİNDE ADALET, FATURALARDA
KOLAYLIK SAĞLANMALIDIR
Su, ticari bir meta değil,
hayatın vazgeçilmez bir ihtiyacıdır. Bu nedenle belediyecilikte su kullanım
tarifeleri belirlenirken temel ölçü; gelir artırmak değil, vatandaşın temel
ihtiyacını adil ve ulaşılabilir şekilde karşılamak olmalıdır.
Bugün toplu sayaç kullanan site ve apartmanlarda yaşayan
vatandaşlarımız, uygulanan kademeli tarifeler nedeniyle, aynı miktarda su
tüketmelerine rağmen daha yüksek bedeller ödemek zorunda kalmaktadır. Böylece
ortak sayaç kullanan vatandaşlar düpedüz cezalandırılmaktadır.
Yerel yönetimlerin görevi, vatandaşın yükünü artırmak
değil, hayatını kolaylaştırmaktır. Bu nedenle, toplu sayaçlı yapılarda kademeli
tarifeler belirlenirken bağımsız bölüm sayısı dikkate alınmalı; toplu konutlar
için konut sayısı esas alınarak özel düzenlemeler yapılmalıdır.
Su tasarrufu teşvik edilmelidir; ancak tasarruf
politikaları, vatandaşın sırtına yeni yükler bindirmenin değil, adaletin ve
sosyal dayanışmanın aracı olmalıdır.
Öte yandan, artan hayat pahalılığı karşısında
belediyeler, su fiyatlarında vatandaşları rahatlatacak düzenlemelere gitmeli;
temel ihtiyaç miktarına düşük ücret uygulanmalı ve sosyal belediyecilik
anlayışı güçlendirilmelidir.
AİLE HAKEMLİĞİ SİSTEMİ
TÜİK verilerine göre Türkiye'de 2025 yılında 193 bin 793
çift boşanmış, bu boşanma süreçlerinden 191 bin 371 çocuk doğrudan
etkilenmiştir. Dolayısıyla boşanma; yalnızca eşlerin ayrılması değil; çocukların güven, sevgi ve aidiyet
duygularının da sarsılmasına yol açmaktadır.
Kur’an-ı Kerim’de aile içi anlaşmazlıkların çözümü için
tavsiye edilen aile hakemliği sisteminin hayata geçirilmesi; eşlerin
sorunlarını sağlıklı bir zeminde değerlendirmesine, uzlaşma yollarının
bulunmasına ve evliliklerin gereksiz sebeplerle sona ermesinin önlenmesine
katkı sağlayacaktır.
Bu sistem, boşanmanın kaçınılmaz olduğu durumlarda da
tarafların ve özellikle çocukların süreci en az hasarla atlatmalarına vesile
olacaktır.
Ailenin korunması, milletin varlığının korunmasıdır. Aile
Hakemliği Sistemi; sorun yaşayan aileleri dağılmaktan koruyan, bu sayede
çocukların geleceğinin kararmasını önleyen önemli bir çözüm mekanizmasıdır. Bu
bağlamda Aile Hakemliği Sistemi bir an önce hayata geçirilmelidir.
MECLİS TOPLUMSAL DOKUMUZLA UYUMSUZ
TEKLİFLERİ REDDETMELİDİR
Türkiye ile Birleşmiş Milletler Cinsiyet Eşitliği ve
Kadının Güçlendirilmesi Birimi (BM Kadın) arasında imzalanan "Ankara’da BM
Kadın Ülke Ofisi Kurulmasına İlişkin Anlaşma"nın onaylanmasını öngören 147
Sayılı Kanun Teklifi, Meclis Genel Kurulunun gündemine gelmiştir.
İlgili birimin kuruluş amacı, üye ülkelerde sözde
toplumsal cinsiyet eşitliğine; özde ise biyolojik cinsiyeti inkâr ile
cinsiyetsizleştirme ve sapıklığı yaygınlaştırmaya yönelik mevzuat, politika ve
birtakım çerçevelerin uygulanması için ortak çalışmalar yürütmek olarak
tanımlanmaktadır.
Biz; kadını medeniyetimizin ve geleceğimizin baş mimarı
olarak görüyor; ailenin ve neslin korunmasını bir toplumsal beka meselesi
olarak değerlendiriyoruz. Bu doğrultuda, kadın ve aileye yönelik her türlü
hukuki düzenleme, politika ve projenin; medeniyet tasavvurumuza, inanç
dünyamıza ve toplumsal değerlerimize tam uyum sağlaması gerektiğini
savunuyoruz.
Söz konusu anlaşmanın; toplumsal dokumuzla ve medeniyet
kodlarımızla uyuşmayan İstanbul Sözleşmesi ile CEDAW sistematiğini referans
alan BM Kadın Birimi’nin etki alanını genişleteceği, kamuya ve sivil topluma
nüfuzunu kolaylaştıracağı yönünde ciddi endişeler taşımaktayız.
Özellikle Gazze'de on binlerce kadın ve çocuğun
katledildiği bir soykırıma seyirci kalan Birleşmiş Milletler'in, kadın hakları
konusundaki söylemlerinin inandırıcılığını yitirdiği apaçık ortadadır.
Kamuoyunun bu haklı hassasiyetini göz önünde
bulundurarak, Meclis Genel Kurulunun, bu anlaşmayı oylarken millî ve manevi
değerlerimizi merkeze alan daha temkinli ve dikkatli bir tutum sergileyeceğine
inanıyoruz.
İŞ BANKASI BİR PARTİNİN DEĞİL KAMUNUN
MALIDIR
Hindistan Müslümanları
tarafından Kurtuluş Savaşı’na destek amacıyla gönderilen yardım paralarının İş
Bankasının kuruluşunda kullanıldığı bilinmektedir. Dönemin tek parti iktidarı,
siyasi gücünü de kullanarak CHP’yi birçok şirkete olduğu gibi adı geçen bankaya
da ortak yapmıştır.
Çok partili siyasi düzende böyle bir ortaklığın halen
devam ediyor olması, siyasette fırsat eşitliğine aykırı olduğu gibi bu durum,
halkın tamamına ait olan bir kamu malının belirli bir siyasi parti lehine
ayrıcalıklı biçimde kullandırılması sonucunu doğurmaktadır.
İsmi çok sayıda yolsuzluk, rüşvet, irtikâp ve cinsel
taciz olaylarına karışmış bir partide, parti yönetimini elde tutmak için
hizipler arası büyük çekişmeler yaşanmakta ve kamuoyunda bunun sebeplerinden
birinin de partinin hükmettiği para kaynakları olduğu iddia edilmektedir.
Yapılması gereken, banka yönetimindeki CHP kontenjanının
sonlandırılması ve bankanın kuruluş ilkelerine uygun şekilde yeniden
yapılandırılmasıdır.
Hindistanlı Müslümanların yardımlarıyla kurulmuş olan
bankanın faizli işlemlerden çektirilmesi ve bir katılım bankasına
dönüştürülmesi en uygun olandır. Bundan sonra oluşturulacak ek kurum ve
kuruluşlarla küresel bir yardım organizasyonuna öncülük edecek bir yapıya
kavuşturulması, bankanın kuruluş amacıyla daha uyumlu olacaktır.
ALINAMAYAN HİZMETİN FATURASI ÖDENEMEZ!
Bugün ekranlarda "çağ atlıyoruz" diyenlerin,
reklamlarında hız rekoru kırdığını iddia eden GSM operatörlerinin kırsal
mahalleleri yeteri kadar önemsemediğini görüyoruz. İnternet ve iletişim
çağındayız; ancak vatandaşlarımız, köylerinde telefon görüşmesi yapmak için
hâlâ tepelere, yüksek noktalara tırmanmak zorunda kalıyor.
GSM operatörlerinin yetersiz altyapısı nedeniyle birçok
köy ve kırsal mahalle dünyadan kopuk yaşamaktadır. Şebeke ve internet erişimi
olmayan bu bölgelerde vatandaşlar; acil sağlık durumlarında iletişim sorunu
yaşamakta, eğitimde fırsat eşitliğinden yararlanamamakta ve en temel haberleşme
ihtiyaçlarını dahi karşılayamamaktadır.
Ay sonu geldiğinde o dev şirketler, hiç vermedikleri
hizmetin faturasını kuruşu kuruşuna, eksiksiz şekilde kesiyor. Verilmeyen
hizmetin bedeli; köylümüzün, çiftçimizin cebinden haksızca tahsil ediliyor. Bu
haksızlığın ve adaletsizliğin önüne geçilmelidir.
GSM şirketlerine ve yetkililere sesleniyoruz: Formülümüz
net, çözümümüz basittir: Adil faturalandırma yapılmalıdır. Kesintisiz hizmet
sağlanana kadar, şebeke erişimi olmayan bölgelerdeki kesinti süresince ya ücret
alınmamalı ya da faturalara ciddi indirimler yansıtılmalıdır.
Hizmet vermediğiniz yerde ücret almak ne ahlaka ne hukuka
ne de sosyal adalete sığar. Vatandaş iletişim sorunu yaşarken şirketlerin
sadece kâr odaklı yaklaşması kabul edilemez.
Şehirdeki vatandaş hangi hakka sahipse, dağdaki çobanımız
da aynı hakka sahiptir. İletişim lüks değil, anayasal bir haktır. Yetkilileri
göreve, operatör şirketlerini ise sorumluluk almaya davet ediyoruz.
SUSA CAMİİ KATLİAMI
26 Haziran 1992’de Diyarbakır’ın Silvan ilçesine bağlı
Susa (Yolaç) Köyü’nde PKK tarafından gerçekleştirilen saldırıda, camide namaz
kılmakta olan on kardeşimiz şehit edildi. Bu acı hadise, bölge halkının
hafızasında derin izler bırakmış ve aradan geçen yıllara rağmen unutulmamıştır.
Susa Camii Katliamı, yalnızca masum insanların hayat
hakkına yönelik bir saldırı değil; aynı zamanda inanç özgürlüğüne, ibadet
hakkına ve toplumsal huzura yönelmiş ağır bir travma olarak hafızalara
kazınmıştır.
Bölge halkı, bütün baskılara ve dayatmalara rağmen tarih
boyunca inancına, değerlerine ve İslamî kimliğine sahip çıkmıştır. Susa’da
hedef alınan kardeşlerimizin suçu da camide ibadet etmek, İslam’a bağlı kalmak
ve dayatılan karanlık ideolojilere teslim olmamaktı. Bu nedenle Susa Katliamı,
PKK’nın dindar Kürt halkına ve İslamî değerlere yönelik tahammülsüzlüğünün en
acı örneklerinden biri olarak tarihe geçmiştir.
Camiye, Kur’an’a, namaza ve
Müslümanların kardeşliğine yönelen her saldırı; toplumsal huzuru, kardeşliği ve
ortak değerlerimizi hedef almaktadır. Hiçbir ideoloji, hiçbir siyasi hedef ve
hiçbir örgütsel anlayış, masum insanların canına kıymayı meşru gösteremez.
Bugün bizlere düşen görev;
Susa şehitlerinin aziz hatırasını yaşatmak, geçmişte yaşanan bu acılardan ders
çıkarmak ve bölgemizde adaletin, huzurun, kardeşliğin ve İslamî değerlerin
güçlenmesi için kararlı bir duruş sergilemektir.
Bu vesileyle Susa Camii
Katliamı’nda şehit edilen kardeşlerimizi rahmet, minnet ve özlemle yâd ediyor;
ailelerine ve bütün bölge halkına sabır diliyoruz.
ŞEYH SAİD EFENDİ VE DAVA
ARKADAŞLARININ HATIRASINA SAYGI GÖSTERİLMELİDİR
Şeyh Said Efendi; büyük bir âlim, kâmil bir mürşit ve
halkının inancı ve kimliği uğruna mücadele eden cesur bir önderdir. Mevlânâ
Halid-i Şehrezorî’nin manevi çizgisinden beslenen Şeyh Said Efendi, yalnızca
dinî bir rehber değil, aynı zamanda halkının dertleriyle hemhâl olan sosyal ve
siyasi bir önder olmuştur. Şeyh Said, hayatı boyunca işgale, zulme ve
haksızlığa karşı durmuş; akrabaları, müntesipleri ve talebeleri ile birlikte
Rus işgaline karşı cihad etmiştir.
1925 yılında İstiklal Mahkemelerince verilen idam
kararıyla birlikte Şeyh Said Efendi ve dava arkadaşları darağaçlarına yürümüş;
ancak ne idamlar ne de yıllarca sürdürülen karalama kampanyaları onları halkın
gönlünden silebilmiştir. Aradan geçen bir asrı aşkın zamana rağmen Şeyh Said
Efendi ve arkadaşlarının hatırası, Kürtler ile birlikte bütün bir İslam
ümmetinin vicdanında yaşamaya devam etmektedir.
Bugün başta Şeyh Said Efendi olmak üzere İslam âlimlerine
ve öncülerine yapılan haksızlıklarla yüzleşilmeli; hatıralarına yönelik inkâr
ve karalama politikaları terk edilmelidir. Yaşatılan mağduriyetler nedeniyle
resmi özür dilenmeli ve gizli tutulan mezar yerleri açıklanmalıdır. Bu yönde
atılacak adımların, adalet duygusunun güçlenmesine, toplumsal hafızanın
onarılmasına ve Kürt-Türk kardeşliğinin tahkim edilmesine katkı sunacağına
inanıyoruz.
Bu vesileyle Şeyh Said Efendi’yi, Melekanlı Şeyh
Abdullah’ı, Palulu Şeyh Şerif’i, Hanili
Salih Bey’i, Seyyid Abdülkadir Efendi’yi, Dr. Fuad Bey’i, Şeyh Eyyüp Efendi’yi
ve Diyarbakır Dağkapı Meydanı’nda şehadete yürüyen bütün dava arkadaşlarını
rahmet ve minnetle yâd ediyoruz.
Allah hepsine rahmet eylesin. Ruhları şâd olsun.
SURİYE HÜKÜMETİ İLE HİZBULLAH’I
SAVAŞTIRMA GİRİŞİMİ
ABD Başkanı Donald Trump’ın, küresel ölçekte büyük tepki
toplayan siyonist terör rejimini göz önünden çekmek amacıyla, Suriye yönetimini
Lübnan ve Hizbullah ile savaştırma niyetini açıkça itiraf etmesi, emperyalizmin
bölgedeki kirli “böl-yönet” taktiğinin yeni bir tezahürüdür.
Bu sinsi plan, savaş sonrasında da iki ülke arasındaki
geçmiş gerilimler ve ihtilaflı sınır bölgeleri kışkırtılarak sürdürülmek
istenmektedir.
Esasen ABD, siyonistlerle arasına mesafe koyamamakta; tam
aksine dünyadaki müttefikleriyle bile arası açılan siyonist oluşumu korumaya
çalışmaktadır. Asıl hedefleri komşuları birbiriyle savaştırarak güçsüzleştirmek
ve siyonizmin bölgesel yayılmacılığının önünü açmaktır.
Suriye yönetiminin, bölgesel dengeleri altüst etmeyi
amaçlayan bu tehlikeli şantaj ve tehdit mekanizmasına karşı gösterdiği direnç
kıymetlidir. Şam yönetimi, bu emperyalist baskılara asla boyun eğmemelidir.
Türkiye başta olmak üzere bölge ülkeleri, şantajlarla
baskı altına alınmaya çalışılan Suriye’yi yalnız bırakmamalı; bölgeyi
istikrarsızlaştıracak bu karanlık senaryoların gerçekleşmesine geçit
vermemelidirler.
GARANTÖR ÜLKELER GAZZE İÇİN DERHAL
DEVREYE GİRMELİDİR
Siyonist terör rejimi, 10 Ekim ateşkes anlaşmasına rağmen
Gazze’de katliamlarına pervasızca devam etmektedir. Bombalı saldırıların yanı
sıra temel gıda maddelerinin girişi hâlâ kısıtlıdır; temiz su kaynakları yok
edilmiş, salgın hastalıklar halkı pençesine almıştır.
Böyle bir vahşet ortamında, garantör devletlerin
Filistinli direniş gruplarının nasıl silahsızlandırılacağını tartışmasının
makul bir izahı yoktur. Bugün garantör devletlerin öncelikli görevi, altına
imza attıkları anlaşmadan doğan sorumlulukların gereğini yerine getirmektir. Su
ve yiyeceğin bile yeterince girmediği Gazze’nin yeniden inşası için bu mazlum
halkın bir 20 yıl daha beklemeye takati kalmamıştır.
Ateşkes anlaşmasına uymayan, açlığı bir silah olarak
kullanmaya devam eden ve "Bizden bir annenin ağlamasına karşı onlardan bin
anne ağlamalı, ayakta hiçbir bina kalmamalı." diyen gözü dönmüş
siyonistler adına direnişçilerin silahsızlandırılması pazarlığı yapılamaz. İran
ve Lübnan sahalarında açıkça görüldüğü üzere, siyonistlerin anladığı tek dil
askerî güçtür.
Bu nedenle garantörlük müessesesi derhal işletilmeli; ABD
ve siyonist rejim üzerinde caydırıcılık oluşturacak şekilde üç garantör ülkenin
gerekirse güç kullanımı beyanıyla süreç kararlılıkla güvence altına
alınmalıdır.
AP TÜRKİYE RAPORU
Avrupa Parlamentosu’nun (AP) yayımladığı ve bağlayıcılığı
olmayan son Türkiye raporunda yer alan laiklik vurgusu, mutlak butlan
tartışmaları ve Adalet Bakanı Akın Gürlek’e yönelik yaptırım çağrıları; egemen
bir ülkenin dinî değerlerini ve kültürel yapısını yok sayan, iç işlerine
müdahale niteliği taşıyan hadsiz bir tutumdur. Bununla birlikte Kıbrıs
sorununda, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin yanında saf tutularak
Türkiye hedef alınmıştır.
Yıllardır mülteci meselesinde kapıları açıyormuş gibi
yapan ancak Türkiye vatandaşlarının vize süreçlerini dahi engelleyen Avrupa’nın
uzun yıllardır sürdürdüğü bu tavrın temelinde, Türkiye’nin Müslüman kimliğine
yönelik hazımsızlığın yattığı herkesin malumudur. Zira Avrupa Birliği, bir
haçlı ittifakı zihniyetiyle hareket etmektedir. Ancak şunun farkına
varılmalıdır ki Türkiye, o hiç açılmayacak kapıları zorlamayı çoktan
bırakmıştır; artık Türkiye’nin onlara değil, onların Türkiye’ye ihtiyacı
vardır.
Afganistan’da ve Irak’ta milyonlarca sivili katledenler,
Gazze’de soykırım gerçekleştiren siyonistlere silah satıp arka çıkanlar ve
bugün Filistin için eylem yapan vatandaşlarını dahi terörist ilan edip hapse
atanlar, insan hakları ve hukuk dersi vermeye çalışmaktadır. Batı’nın insan
hakları karnesi ortadadır ve bu coğrafyanın onlardan alacak hiçbir ders yoktur.
