SABİT HARÇ DEĞİL, ADİL VERGİ SİSTEMİ OLMALIDIR
Son dönemde çıkarılan bir düzenlemeyle emlak işletmelerine yıllık
sabit harç zorunluluğu getirilmiştir. Büyükşehirlerde çalışan emlakçılardan 40
bin TL, diğer illerde ise 20 bin TL harç istenmektedir. Bu uygulama, geçimini
bu işten sağlayan binlerce emlak esnafını ciddi şekilde endişelendirmiştir.
Zaten kira, vergi, personel ve diğer giderler her geçen gün
artarken; işlerin azaldığı, satışların düştüğü bir dönemde esnafa yeni ve sabit
bir yük getirilmesi kabul edilebilir değildir. Ayda birkaç işlem yapan küçük
bir emlakçıyla yüksek kazanç elde eden büyük firmaların aynı harcı ödemeye
zorlanması açık bir adaletsizliktir.
HÜDA PAR olarak bizler, esnafın yaşadığı sıkıntıları görüyor ve
yanlarında duruyoruz. Devlet, esnafı ayakta tutmalı; onu borca, kapanmaya ve
çaresizliğe sürüklememelidir. Vergi ve harçlar, kazanılan paraya göre alınmalı;
az kazanandan az, çok kazanandan çok alınmalıdır. Sabit harç yerine, ciroya
dayalı adil bir sistem hem esnafı korur hem de kayıt dışılığı önler.
Bu yanlış uygulamanın yeniden gözden geçirilmesi ve esnafın yükünü
artıran değil, hafifleten bir düzenleme yapılması gerekmektedir.
KAMU İKTİSADİ TEŞEBBÜSLERİNDE (KİT)
ÇALIŞAN TAŞERON İŞÇİLERİN KADRO TALEPLERİ
Kamu İktisadi Teşebbüslerinde (KİT) çalışan taşeron işçilerin
kadro talepleri, Türkiye’de çalışma hayatının yıllardır çözüm bekleyen önemli
sorunları arasında yer almaktadır. Özellikle 696 sayılı Kanun Hükmünde
Kararname (KHK) ile birçok taşeron
işçinin kadroya geçirilmesi sürecinde, KİT çalışanlarının bu düzenlemenin
dışında bırakılması adaletsizliğe yol açmıştır.
KİT işçilerinin kadro talepleri; iş güvencesinin sağlanmasının
yanı sıra eşit işe eşit ücret, sosyal
haklardan yararlanma gibi temel hakları da kapsamaktadır. Taşeron statüsünün
getirdiği belirsizlik, çalışanların motivasyonunu ve kuruma bağlılıklarını
olumsuz etkilemekte, çalışanlar arasında bariz bir adaletsizliğe sebep
olmaktadır.
KİT taşeron işçilerinin mağduriyetlerinin giderilmesi, sosyal
adaletin sağlanması, çalışma motivasyonu ve verimin artırılması için kapsayıcı
bir yasal düzenlemeye ihtiyaç vardır. Bu düzenleme ile KİT’lerde uzun süredir
taşeron veya geçici statüde çalışan işçilerin, belirli hizmet yılı ve çalışma
şartlarını sağlamaları halinde doğrudan sürekli işçi kadrosuna geçirilmesi
sağlanmalıdır.
Kadroya alınan işçilerin ücret, sosyal hak ve sendikal hakları,
mevcut kadrolu personelle uyumlu hale getirilerek çalışanların hakları güvence
altına alınmalıdır. Ayrıca taşeron çalışmayı sınırlandıran ve asli kamu
hizmetlerinde kadrolu istihdamı esas alan bir politika benimsenmelidir.
TARIM VE HAYVANCILIĞI DESTEKLEME, KÖYE DÖNÜŞÜ TEŞVİK VE GAP
Türkiye, tarım ve hayvancılık alanında büyük potansiyele
sahip bir ülkedir. Bu nedenle tarımsal üretimin desteklenmesi, kırsal
kalkınmanın güçlendirilmesi ve köye dönüşün teşvik edilmesi ülkemizin geleceği
açısından hayati önem taşımaktadır. GAP kapsamındaki sulama tesislerinin
tamamlanması da bu sürecin temel unsurlarından biridir.
Tarım ve hayvancılık alanında sağlanan destekleri olumlu
karşılıyoruz. Ancak mevcut desteklerin üreticinin ihtiyaçlarını karşılamada
yetersiz kaldığını özellikle ifade etmek istiyoruz. Çünkü yeterli destek
sağlanmadığında verimlilik düşmekte, üretim azalmakta ve ülke ekonomisi olumsuz
etkilenmektedir.
Köye dönüşün gerçek anlamda mümkün olabilmesi için tarım
ve hayvancılık destekleri artırılmalı, kırsalda hayatı kolaylaştıracak eğitim,
sağlık, ulaşım, iletişim ve sosyal hizmetler gibi alanlarda gerekli yatırımlar
yapılmalıdır. Böylece köyler yeniden üretim merkezleri hâline gelebilir.
Hayvancılık sektöründe yaşanan sorunlar çözüm
beklemektedir. Yetersiz destekler nedeniyle üretim maliyetleri artmakta, artan
maliyetler ürün fiyatlarına yansımaktadır. Fiyatları düşürmek için ithalata
yönelmek hem ekonomiye zarar vermekte hem de yerli üreticiyi zayıflatarak dışa
bağımlılığı artırmaktadır. Hedef, gıda başta olmak üzere tarımsal üretimde
kendine yeten ve hatta ihraç eden bir ülke olmalıdır.
Diğer yandan, yıllardır
tamamlanamayan GAP Projesi ülkemiz adına büyük bir kayıp oluşturmaktadır. Bu
proje enerji alanında önemli ölçüde hedeflerine ulaşmış olsa da sulama
projelerinde istenilen seviyeye henüz ulaşamamıştır. Sulama kısmı da
tamamlandığında 3,8 milyon kişiye istihdam sağlayacak olan bu proje, yetersiz
ödenek ayrılması nedeniyle bitirilememektedir. Bu durum hem çiftçilerimizi
mağdur etmekte hem de bölgenin kalkınma potansiyelini geciktirmektedir.
Özellikle Hilvan-Siverek-Viranşehir Sulama Projesi bir an önce tamamlanmalıdır.
Unutulmamalıdır ki tarım ve
hayvancılığa yapılacak her yatırım, daha az ithalat, daha az cari açık, daha az
borç ve daha az faiz yükü demektir. Çiftçi ayakta kalırsa memleket ayakta
kalır; çiftçi çökerse üretim çöker, memleket çöker.
TOKİ PROJELERİNDE YAŞANAN SORUNLAR
6 Şubat Kahramanmaraş merkezli depremlerin ardından TOKİ
tarafından yürütülen imar çalışmaları ve kısa sürede çok sayıda konutun inşa
edilmesi, ülkemize ciddi bir konut stoku kazandırılması takdire değerdir.
Bununla birlikte, birçok ilde uzun süredir tamamlanamayan ya da
yarım kalan TOKİ projeleri, vatandaşlar
açısından mağduriyete dönüşmüştür. Ayrıca bazı bölgelerde tarım arazilerinin ve
köylülerin kullandığı meraların konut projeleri için tahsis edilmesi, haklı
itirazlara neden olmaktadır. Özellikle meraların muhafaza edilmesi, ülkede
hayvancılığın geleceği açısından büyük önem taşımaktadır.
TOKİ konutlarıyla ilgili en önemli sorunlardan biri de
fiyatlandırma politikasıdır. Farklı şehirlerin ekonomik gerçekleri dikkate
alınmadan, konutların aynı birim fiyat üzerinden satışa sunulması isabetli
değildir. Gelir düzeyi düşük illerle büyükşehirlerin aynı maliyet anlayışıyla
değerlendirilmesi, dar gelirli vatandaşlarımızın konuta erişimini
zorlaştırmaktadır.
Bu durumun somut örneklerinden biri Batman’da yaşanmaktadır. 2022
yılında hak kazanan ve geçtiğimiz aylarda konut belirleme kurası çekilen
vatandaşlar için açıklanan 105 metrekarelik konut fiyatlarının 4 milyon TL’yi
aşması ciddi bir sorun teşkil etmektedir. Yüksek peşinat tutarlarının yanı sıra
memur maaşına endeksli olarak artan ve hâlihazırda yüksek seviyelerde bulunan
taksitler, dar gelirli vatandaşlarımızın ödeme yapmasını güçleştirmektedir.
TOKİ’nin temel amacı dar gelirli vatandaşlarımızı konut sahibi
yapmak olmalıdır. Bu amacın zedelenmemesi için fiyatlandırma, ödeme şartları,
proje süreleri ve arazi tercihleri konusunda titizlikle hareket edilmelidir.
Vatandaşlarımızdan gelen bu haklı şikâyetlerin dikkate alınarak gerekli
adımların atılmasını bekliyoruz.
SURİYE’DE KÜRTLERE VATANDAŞLIK
VERİLMESİ
Suriye halkı, özellikle Fransa mandası döneminde ve sonrasında
hüküm süren Baas rejimi dönemlerinde derin ve ağır zulümlere maruz kalmıştır.
Bu zulüm düzeni tüm toplumu yaralamış; ancak Baas rejiminin uyguladığı
sistematik inkâr ve ayrımcı politikalar, Kürt halkı üzerinde çok daha yıkıcı ve
kalıcı sonuçlar doğurmuştur.
1962 yılında gerçekleştirilen olağanüstü nüfus sayımı, Kürt
halkına yönelik bu adaletsizliğin en çarpıcı örneklerinden biridir. On binlerce
Kürt, hiçbir hukuki gerekçe gösterilmeksizin bir gecede vatandaşlık haklarından
mahrum bırakılmış, “yabancı” veya “kayıtsız” statüsüne düşürülmüştür.
Bu uygulama sonucunda Kürtler; pasaport edinme, mülkiyet hakkı,
eğitim, sağlık ve kamu hizmetlerine erişim gibi en temel insan haklarından dahi
yoksun bırakılmış, Kürt nüfusunun önemli bir bölümü fiilen vatansız hale
getirilmiştir.
Bu tarihsel adaletsizlik karşısında, yeni Suriye hükümetinin
Kürtlerin haklarının resmî olarak tanınması ve vatandaşlık meselesinin çözümüne
yönelik attığı adımları doğru ve desteklenmesi gereken gelişmeler olarak
görüyoruz. Oluşan bu yeni umut ikliminde en büyük beklenti, yüzyılı aşkın
süredir zulme maruz kalan Kürt halkının yaşadığı mağduriyetin sona ermesi ve
adaletin geçici değil, kalıcı ve kapsayıcı biçimde anayasal olarak tesis
edilmesidir.
AB’NİN İRAN DEVRİM MUHAFIZLARINI TERÖR
ÖRGÜTÜ LİSTESİNE ALMASI
Avrupa Birliği’nin, İran Devrim Muhafızları’nı terör örgütü
listesine alma yönündeki kararı, kendi iradesiyle alınmış bağımsız bir tutumdan
ziyade, ABD’nin saldırgan ve tek taraflı politikalarının peşine takılmanın açık
bir tezahürüdür. Bu yaklaşım, dünyayı istikrara değil, kaosa ve belirsizliğe
sürükleyen tek kutuplu anlayışın Avrupa eliyle yeniden üretilmesidir.
AB, kendi topraklarını dahi işgalle tehdit eden ABD’nin hukuk
tanımaz uygulamalarını sorgulamalıdır. Avrupa’nın güvenliğini tehlikeye atan
esas risk, uluslararası hukuku hiçe sayan, yaptırımı ve askerî gücü bir silah
olarak kullanan ABD politikalarıdır.
Alınan bu karar, “Yeni Dünya Düzeni” olarak sunulan yapının
gerçekte “Deli Dünya Düzeni”ne dönüştüğünü açıkça göstermektedir. Bir rejimin,
tüm dünyayı emirlerine tabi kılmaya çalıştığı, hukukun ise yalnızca güçlülerin
çıkarına göre işletildiği bir düzen oluşturulmaya çalışılmaktadır. Gelinen
noktada, uluslararası hukuk diye bir mekanizmadan söz etmek giderek daha
anlamsız hale gelmiştir.
Tek taraflı yaptırımlar, keyfî terör listeleri ve güç siyaseti
yeni çatışmaları beslemektedir. Avrupa Birliği, küresel istikrara katkı sunmak
istiyorsa, ABD merkezli zorbalık düzenine karşı çıkmalı; hukuka, diyaloga ve
ortak insani değerlere dayalı gerçek bir uluslararası düzenin inşası için
sorumluluk almalıdır.
GAZZE’DE ZULÜM DEVAM EDİYOR
Gazze’de insani kriz tüm ağırlığıyla devam ederken siyonist rejim,
varılan anlaşmalara rağmen Filistinlileri katletmeye devam etmekte ve işgal
alanlarını genişletmektedir. Sözde ateşkes sürecine rağmen saldırıların
kesintisiz biçimde devam etmesi, anlaşmaların yalnızca kâğıt üzerinde
bırakıldığını bir kez daha ortaya koymuştur.
Bugün Gazze’de 20 binden fazla hasta acil tedavi beklemekte,
sağlık sistemi fiilen çökmüş durumdadır. İnsani yardım girişleri hâlâ ciddi
biçimde kısıtlı tutulmakta; Refah Sınır Kapısı’nın açılması yönünde uzlaşı
sağlanmasına rağmen, siyonist rejim, yardımın sınırlı olacağını açıkça
vurgulamaktadır. Bu tablo, yaşanan insani felaketin bilinçli ve sistematik
biçimde derinleştirildiğini göstermektedir.
Dünya kamuoyu, Gazze’yi gündemden
düşürmemeli; yardımların kesintisiz girişi, saldırıların durdurulması ve
ihlallerin son bulması için etkili ve sürekli bir baskı oluşturmalı, Filistin
direnişine sahip çıkmalıdır. Gazze’de yaşananlar, göz göre göre sürdürülen bir
insanlık suçudur.
3 Şubat 2026
