Haftalık Gündem Değerlendirmesi-05.05.2025

CHP’DE NELER OLUYOR?

Siyasi geçmişi hile, entrika ve şaibelerle dolu olan CHP’nin adı bir kez daha yolsuzluk ve usulsüzlükle anılıyor. CHP'li İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun sahte diploma skandalı sonrası yolsuzluktan tutuklanması, kamuoyunda geniş yankı uyandırsa da CHP yöneticileri, süreç ile ilgili kamuoyuna tatmin edici açıklamalarda bulunmak yerine, tabanlarını konsolide etmeye çalışıyor.

İmamoğlu ile ilgili yolsuzluk soruşturmasında neredeyse her gün yeni bir iddia ortaya atılmaktadır. İmamoğlu’nun Beşiktaş’ta defalarca gittiği bir otelde korumaların, görüntü alınmasını engellemek için otelin kameralarını bantlaması ve içinde sinyal kesici cihazların olduğu iddia edilen valizlerin görüntüleri kamuoyunda tartışılırken, CHP yönetimi ikna edici bir açıklamada bulunamıyor.

Şaibeli bir kurultayla genel başkan seçilen Özgür Özel’in kameraların bantlanması ile ilgili verdiği “çorba” cevabı CHP’de işlerin çorbaya döndüğünü gösteriyor.  "Güvenlik personeli,  kameraları rahat çorba içelim diye bantlıyor” ifadesi ya CHP'nin kurumsal aklının küflendiğini ya da entrikalarıyla Bizans sarayını andıran genel merkezlerinde başka hesapların yapıldığını göstermektedir.

Biz elbette mahkemeler nihai kararı verene kadar kimseyi ne suçlu ilan ederiz ne de şaibenin bu kadar ayyuka çıktığı  bir ortamda "tamamen siyasî bir operasyondur" deriz. Son kararı mahkemeler verecektir, ne var ki Özgür Özel ve CHP'li yöneticilerin yolsuzluk iddialarına verdiği cevaplar, iddiaları çürüteceğine söz konusu iddiaları daha da güçlendirmektedir. Bu da müstakbel cumhurbaşkanlığı adaylığı yolunda “CHP yöneticileri birbirlerine pusu mu kuruyorlar?”  sorusunu akıllara getirmektedir.

DİYANET AKADEMİSİ ADAYLARINA HAK ETTİKLERİ DESTEK VERİLMELİDİR

Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde kurulan ve din görevlilerinin mesleki donanımlarını artırmayı hedefleyen Diyanet Akademisi, toplumun manevi ihtiyaçlarını karşılamada önemli bir rol üstlenmektedir. Ancak bu kurumda eğitim gören aday din görevlileri, maddi açıdan ciddi bir mağduriyet yaşamaktadır.

Yaklaşık 9 ay süren eğitim boyunca adaylara ayda yalnızca 6 bin TL civarında ödeme yapılmakta, bu miktar özellikle evli ve aile geçindiren adaylar için temel ihtiyaçları karşılamada yetersiz kalmaktadır. Eğitim süresince başka bir işte çalışılamaması da geçim sıkıntısını daha da derinleştirmektedir. Bu durum, hem adayların motivasyonunu zayıflatmakta hem de ailelerine karşı sorumluluklarını zorlaştırmaktadır.

Öte yandan Millî Eğitim Bakanlığı, Eylül ayında açılacak Öğretmenlik Meslek Akademisi’nde aday öğretmenlere 23 bin TL maaş ödeneceğini duyurmuştur. Diyanet Akademisi adayları için de benzer bir düzenlemeye gidilmesi uygun olacaktır.

Aday din görevlileri, geleceğimizin manevi rehberleridir. Onlara destek olmak, hem toplumsal hem de ahlaki bir sorumluluktur. Diyanet Akademisi’nde eğitim gören adaylara en az asgari ücret düzeyinde maaş ödenmeli; bunun için gerekli düzenlemeler bir an önce yapılmalıdır. 

TÜP BEBEK TEDAVİSİNDE DEVLET DESTEĞİ ARTIRILMALI

Son yıllarda evlenen çiftlerde doğal yoldan çocuk sahibi olamama durumu gittikçe artmaktadır. Bu nedenle evli birçok çift, çocuk sahibi olabilme umudunu tüp bebek tedavisine bağlamaktadır. Ancak tüp bebek tedavi ücretlerinin dövize endeksli olması nedeniyle orta ve düşük gelirli aileler, çocuk sahibi olma hayallerini ya ertelemekte ya da tamamen vazgeçmektedir.

Ülkemizde doğurganlık oranlarının düştüğü, genç nüfusun azaldığı bir dönemde, çocuk sahibi olmak için tedaviye ihtiyaç duyan aileler mutlaka devlet tarafından desteklenmelidir. Mevcut uygulamalarda tedavi desteği için; en az beş yıllık genel sağlık sigortası süresi ve 900 gün prim ödenmiş olması gibi şartlar aranmaktadır. Sigortası olmayan ya da gerekli prim gününü dolduramamış çiftlerin de tedavi giderleri devlet tarafından karşılanmalıdır. Ayrıca hem kamu hastanelerinde tüp bebek tedavisine ilişkin teknolojik altyapı ve hizmet kalitesi artırılmalı hem de bu alanda devletle protokol yapan özel hastane sayısı artırılarak vatandaşlara daha fazla seçenek sunulmalıdır.

EVLENECEK ÇİFTLERE ÇEYİZ YARDIMI

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının 20 firma ile yaptığı anlaşma ile yeni evlenen çiftler için %35’e varan indirimler sunulması, evliliğin teşviki açısından önemli bir adımdır. Ancak bu uygulamanın  firmalar tarafından suistimal edilmemesi için gereken tedbirler alınmalıdır.

Evliliklerin azaldığı bu dönemde, yapılacak maddi destekler tek başına yeterli değildir. Aile kurumunu değersizleştiren, gayrimeşru  ilişkileri özendiren, cinsel sapkınlığı normalleştiren yayınlar da  gençlerin karşı karşıya kaldığı asıl engellerdir. Bu engeller, gençleri evlilikten soğutmakta ve yuva kurmalarını zorlaştırmaktadır.

İfsadın toplum üzerindeki etkisi daha fazla ve daha yıkıcıdır. Bir yandan yeni yuvaların kurulmasını teşvik çalışmaları yapılırken, diğer yandan evlilik ve aile kurumunu hedef alan ve kurulmuş yuvaları yıkan yayınların devam ediyor olması bir çelişkidir ve bu çelişki ortadan kaldırılmalıdır. Mecelle’de geçen 30. Kaide şöyledir:  “Def’i mefasid celbi menafiden evladır”. Yani kötülüğü önlemek, onun yayılmasını engellemek, iyiliği yapmaktan önce gelir. Bu doğrultuda, aile kurumunu koruma mücadelesi iki yönlü yürütülmelidir: Bir yanda yeni evlenecek çiftlere maddi ve manevi destek sağlanırken, diğer yanda ahlakî yozlaşmaya yol açan yayınlara ve içeriklere karşı kararlı bir mücadele verilmelidir. Ancak bu bütüncül yaklaşımla, toplumumuzun temel taşı olan aile yapısını güçlendirilebilir ve geleceğimizi güvence altına alabiliriz. 

SİYONİST TERÖR REJİMİNİN SURİYE’YE YÖNELİK SALDIRILARI

Siyonist terör rejiminin Suriye’ye yönelik “Dürzileri koruma” bahanesiyle gerçekleştirdiği son saldırılar, uluslararası hukuk kurallarını açıkça ihlal etmekte ve bölgesel barışı tehdit etmektedir. Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın 400 metre yakınına yapılan hava saldırısı, terör rejiminin ne denli pervasızlaştığını ve Suriye’nin iç işlerine doğrudan müdahale ettiğini gözler önüne sermiştir.

Suriye, yıllar süren iç savaşın ardından siyasi istikrarı, sosyal bütünlüğü ve ekonomik toparlanmayı yeniden sağlamaya çalışırken, siyonist rejim bu süreci kasten baltalamakta; istikrarın sağlanmasını, kendi işgal ile yayılma politikaları açısından bir tehdit olarak görmektedir. Sürekli gerilim oluşturarak Suriye’yi istikrarsız, parçalanmış ve dış müdahalelere açık bir halde tutmak istemektedir. Etnik, mezhebî ve dinî farklılıkları kaşıyarak içeride ayrışmayı derinleştirme politikası, doğrudan bölünmüş bir Suriye hedeflemektedir.

İslam dünyası ise bu tehlikeli gidişata rağmen hâlâ tepkisizdir. Siyonist terör rejiminin aynı anda Gazze, Lübnan, Yemen ve Suriye’de sürdürdüğü saldırılara karşı sessiz kalmak, sadece ahlaki değil, stratejik bir zafiyetin de göstergesidir. Bu noktada artık kınamalar yetmemektedir; somut adımlar kaçınılmazdır. İslam İşbirliği Teşkilatı acilen toplanmalı ve siyonist rejime karşı siyasi ve ekonomik yaptırımlar uygulanmalıdır. Suriye’nin toprak bütünlüğü, tüm Müslüman ülkeler tarafından ortak deklarasyonla desteklenmelidir. Suriye’nin yeniden inşasına yönelik bölgesel iş birlikleri geliştirilmeli, bu süreçte siyonist rejimin saldırıları engellenmelidir.

GAZZE’DE İNSANÎ KRİZ DERİNLEŞİYOR

Gazze’deki insanî kriz, artık felaket boyutuna ulaşmıştır. Siyonist rejimin hava ve kara saldırıları ile sistematik bir şekilde hastaneleri doğrudan hedef alması sonucunda sağlık altyapısı tamamen çökmüştür. Gazze’ye ilaç girişi ve tıbbi yardım engellenmiş, en temel insanî ihtiyaçlar ulaşılamaz hâle gelmiştir. Elektrik ve temiz suya erişim neredeyse sıfırlanmış, halk ölümcül bir kuşatma altına alınmıştır. Siyonistlerin genişlettiği kara saldırıları, Gazze’yi yaşanmaz bir harabeye çevirmek, soykırım ve zorla yerinden etmek suretiyle etnik temizlik yapmayı hedeflemektedir.

Bu saldırganlık sadece karada değil, denizde de sürmektedir. Gazze’ye insanî yardım ulaştırmak için sefere çıkan Özgürlük Filosu Koalisyonu'na ait Vicdan Gemisi, Malta açıklarında siyonist rejim tarafından hedef alınmıştır. Mavi Marmara katliamına karşılık veremeyen uluslararası hukuk, bugün aynı haydutluğun yeniden sahnelenmesine zemin hazırlamıştır.

Ateşkes anlaşmalarını tanımayan, diplomatik yolları yok eden, uluslararası hukuku hiçe sayan bu rejimin yalnızca güçten anladığı açıktır. Bu zulme sessiz kalan ve ülkelerinde siyonist karşıtı hareketleri bastıran bölgesel iş birlikçiler de bu suçların azmettiricileridir.

Sessizlik de açık bir suç ortaklığıdır. Halklar, yöneticileri üzerinde baskıyı artırmalı; Gazze ablukasını kırmak için hem karadan hem denizden fiilî girişimlerde bulunmalıdır. Filistin direnişi açıkça desteklenmeli, İslam İş Birliği Teşkilatı, Gazze halkını korumak amacıyla ortak bir askeri güç oluşturmalıdır. Bu, yalnızca Filistin’in değil, insanlığın onur mücadelesidir.

HİNDİSTAN-PAKİSTAN GERİLİMİ

Hindistan-Pakistan gerilimi yeniden tırmanırken, Hindistan’ın Keşmir’deki bir saldırıyı hiçbir somut delil sunmaksızın Pakistan’a yüklemesi, yalnızca siyasi bir provokasyon değil, aynı zamanda içeride yürüttüğü baskıcı politikaları meşrulaştırma hamlesidir. Bu saldırı, Hindistan’ın egemenliği altındaki bölgelerdeki Müslümanlara yönelik sistematik baskı ve zulmü artırmak için bir fırsat olarak değerlendirilmiştir.

Son dönemde Hindu milliyetçi grupların Müslümanlara yönelik şiddeti ciddi biçimde artmış; bu saldırılar büyük ölçüde cezasız bırakılmıştır. Camiler kapatılmakta, Müslümanların mülklerine el konulmakta, sistematik ayrımcılık ve sürekli saldırılarla baskılar artırılmaktadır. Bu durum, Hindistan’ın Müslüman nüfusu sindirme politikasının devlet eliyle sürdürüldüğünü açıkça göstermektedir.

Ancak bu olay bir kez daha göstermiştir ki, dünya genelinde zulme uğrayan Müslümanların haklarını koruyacak etkili ve organize bir İslamî birlikten yoksunuz. Küresel emperyalist sömürgeci güçlere karşı İslam dünyasında ümmet bilincinin yeniden canlandırılması ve kolektif bir direniş hattının inşa edilmesi artık kaçınılmazdır.

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.