CHP’DE NELER OLUYOR?
Siyasi geçmişi hile, entrika ve
şaibelerle dolu olan CHP’nin adı bir kez daha yolsuzluk ve usulsüzlükle
anılıyor. CHP'li İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun sahte diploma skandalı sonrası
yolsuzluktan tutuklanması, kamuoyunda geniş yankı uyandırsa da CHP
yöneticileri, süreç ile ilgili kamuoyuna tatmin edici açıklamalarda bulunmak
yerine, tabanlarını konsolide etmeye çalışıyor.
İmamoğlu ile ilgili yolsuzluk
soruşturmasında neredeyse her gün yeni bir iddia ortaya atılmaktadır.
İmamoğlu’nun Beşiktaş’ta defalarca gittiği bir otelde korumaların, görüntü
alınmasını engellemek için otelin kameralarını bantlaması ve içinde sinyal
kesici cihazların olduğu iddia edilen valizlerin görüntüleri kamuoyunda
tartışılırken, CHP yönetimi ikna edici bir açıklamada bulunamıyor.
Şaibeli bir kurultayla genel
başkan seçilen Özgür Özel’in kameraların bantlanması ile ilgili verdiği “çorba”
cevabı CHP’de işlerin çorbaya döndüğünü gösteriyor. "Güvenlik personeli, kameraları rahat çorba içelim diye bantlıyor”
ifadesi ya CHP'nin kurumsal aklının küflendiğini ya da entrikalarıyla Bizans
sarayını andıran genel merkezlerinde başka hesapların yapıldığını
göstermektedir.
Biz elbette mahkemeler nihai kararı verene kadar kimseyi ne suçlu ilan ederiz ne de şaibenin bu kadar ayyuka çıktığı bir ortamda "tamamen siyasî bir operasyondur" deriz. Son kararı mahkemeler verecektir, ne var ki Özgür Özel ve CHP'li yöneticilerin yolsuzluk iddialarına verdiği cevaplar, iddiaları çürüteceğine söz konusu iddiaları daha da güçlendirmektedir. Bu da müstakbel cumhurbaşkanlığı adaylığı yolunda “CHP yöneticileri birbirlerine pusu mu kuruyorlar?” sorusunu akıllara getirmektedir.
DİYANET AKADEMİSİ ADAYLARINA HAK ETTİKLERİ DESTEK VERİLMELİDİR
Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde
kurulan ve din görevlilerinin mesleki donanımlarını artırmayı hedefleyen
Diyanet Akademisi, toplumun manevi ihtiyaçlarını karşılamada önemli bir rol
üstlenmektedir. Ancak bu kurumda eğitim gören aday din görevlileri, maddi
açıdan ciddi bir mağduriyet yaşamaktadır.
Yaklaşık 9 ay süren eğitim
boyunca adaylara ayda yalnızca 6 bin TL civarında ödeme yapılmakta, bu miktar
özellikle evli ve aile geçindiren adaylar için temel ihtiyaçları karşılamada
yetersiz kalmaktadır. Eğitim süresince başka bir işte çalışılamaması da geçim
sıkıntısını daha da derinleştirmektedir. Bu durum, hem adayların motivasyonunu
zayıflatmakta hem de ailelerine karşı sorumluluklarını zorlaştırmaktadır.
Öte yandan Millî Eğitim
Bakanlığı, Eylül ayında açılacak Öğretmenlik Meslek Akademisi’nde aday
öğretmenlere 23 bin TL maaş ödeneceğini duyurmuştur. Diyanet Akademisi adayları
için de benzer bir düzenlemeye gidilmesi uygun olacaktır.
Aday din görevlileri, geleceğimizin manevi rehberleridir. Onlara destek olmak, hem toplumsal hem de ahlaki bir sorumluluktur. Diyanet Akademisi’nde eğitim gören adaylara en az asgari ücret düzeyinde maaş ödenmeli; bunun için gerekli düzenlemeler bir an önce yapılmalıdır.
TÜP BEBEK TEDAVİSİNDE DEVLET DESTEĞİ ARTIRILMALI
Son yıllarda evlenen çiftlerde
doğal yoldan çocuk sahibi olamama durumu gittikçe artmaktadır. Bu nedenle evli
birçok çift, çocuk sahibi olabilme umudunu tüp bebek tedavisine bağlamaktadır.
Ancak tüp bebek tedavi ücretlerinin dövize endeksli olması nedeniyle orta ve
düşük gelirli aileler, çocuk sahibi olma hayallerini ya ertelemekte ya da
tamamen vazgeçmektedir.
Ülkemizde doğurganlık oranlarının düştüğü, genç nüfusun azaldığı bir dönemde, çocuk sahibi olmak için tedaviye ihtiyaç duyan aileler mutlaka devlet tarafından desteklenmelidir. Mevcut uygulamalarda tedavi desteği için; en az beş yıllık genel sağlık sigortası süresi ve 900 gün prim ödenmiş olması gibi şartlar aranmaktadır. Sigortası olmayan ya da gerekli prim gününü dolduramamış çiftlerin de tedavi giderleri devlet tarafından karşılanmalıdır. Ayrıca hem kamu hastanelerinde tüp bebek tedavisine ilişkin teknolojik altyapı ve hizmet kalitesi artırılmalı hem de bu alanda devletle protokol yapan özel hastane sayısı artırılarak vatandaşlara daha fazla seçenek sunulmalıdır.
EVLENECEK ÇİFTLERE ÇEYİZ YARDIMI
Aile ve Sosyal Hizmetler
Bakanlığının 20 firma ile yaptığı anlaşma ile yeni evlenen çiftler için %35’e
varan indirimler sunulması, evliliğin teşviki açısından önemli bir adımdır.
Ancak bu uygulamanın firmalar tarafından
suistimal edilmemesi için gereken tedbirler alınmalıdır.
Evliliklerin azaldığı bu dönemde,
yapılacak maddi destekler tek başına yeterli değildir. Aile kurumunu
değersizleştiren, gayrimeşru ilişkileri
özendiren, cinsel sapkınlığı normalleştiren yayınlar da gençlerin karşı karşıya kaldığı asıl
engellerdir. Bu engeller, gençleri evlilikten soğutmakta ve yuva kurmalarını
zorlaştırmaktadır.
İfsadın toplum üzerindeki etkisi daha fazla ve daha yıkıcıdır. Bir yandan yeni yuvaların kurulmasını teşvik çalışmaları yapılırken, diğer yandan evlilik ve aile kurumunu hedef alan ve kurulmuş yuvaları yıkan yayınların devam ediyor olması bir çelişkidir ve bu çelişki ortadan kaldırılmalıdır. Mecelle’de geçen 30. Kaide şöyledir: “Def’i mefasid celbi menafiden evladır”. Yani kötülüğü önlemek, onun yayılmasını engellemek, iyiliği yapmaktan önce gelir. Bu doğrultuda, aile kurumunu koruma mücadelesi iki yönlü yürütülmelidir: Bir yanda yeni evlenecek çiftlere maddi ve manevi destek sağlanırken, diğer yanda ahlakî yozlaşmaya yol açan yayınlara ve içeriklere karşı kararlı bir mücadele verilmelidir. Ancak bu bütüncül yaklaşımla, toplumumuzun temel taşı olan aile yapısını güçlendirilebilir ve geleceğimizi güvence altına alabiliriz.
SİYONİST TERÖR REJİMİNİN SURİYE’YE YÖNELİK SALDIRILARI
Siyonist terör rejiminin
Suriye’ye yönelik “Dürzileri koruma” bahanesiyle gerçekleştirdiği son
saldırılar, uluslararası hukuk kurallarını açıkça ihlal etmekte ve bölgesel
barışı tehdit etmektedir. Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın 400 metre yakınına
yapılan hava saldırısı, terör rejiminin ne denli pervasızlaştığını ve
Suriye’nin iç işlerine doğrudan müdahale ettiğini gözler önüne sermiştir.
Suriye, yıllar süren iç savaşın
ardından siyasi istikrarı, sosyal bütünlüğü ve ekonomik toparlanmayı yeniden
sağlamaya çalışırken, siyonist rejim bu süreci kasten baltalamakta; istikrarın
sağlanmasını, kendi işgal ile yayılma politikaları açısından bir tehdit olarak
görmektedir. Sürekli gerilim oluşturarak Suriye’yi istikrarsız, parçalanmış ve
dış müdahalelere açık bir halde tutmak istemektedir. Etnik, mezhebî ve dinî
farklılıkları kaşıyarak içeride ayrışmayı derinleştirme politikası, doğrudan
bölünmüş bir Suriye hedeflemektedir.
İslam dünyası ise bu tehlikeli gidişata rağmen hâlâ tepkisizdir. Siyonist terör rejiminin aynı anda Gazze, Lübnan, Yemen ve Suriye’de sürdürdüğü saldırılara karşı sessiz kalmak, sadece ahlaki değil, stratejik bir zafiyetin de göstergesidir. Bu noktada artık kınamalar yetmemektedir; somut adımlar kaçınılmazdır. İslam İşbirliği Teşkilatı acilen toplanmalı ve siyonist rejime karşı siyasi ve ekonomik yaptırımlar uygulanmalıdır. Suriye’nin toprak bütünlüğü, tüm Müslüman ülkeler tarafından ortak deklarasyonla desteklenmelidir. Suriye’nin yeniden inşasına yönelik bölgesel iş birlikleri geliştirilmeli, bu süreçte siyonist rejimin saldırıları engellenmelidir.
GAZZE’DE İNSANÎ KRİZ DERİNLEŞİYOR
Gazze’deki insanî kriz, artık
felaket boyutuna ulaşmıştır. Siyonist rejimin hava ve kara saldırıları ile
sistematik bir şekilde hastaneleri doğrudan hedef alması sonucunda sağlık altyapısı
tamamen çökmüştür. Gazze’ye ilaç girişi ve tıbbi yardım engellenmiş, en temel
insanî ihtiyaçlar ulaşılamaz hâle gelmiştir. Elektrik ve temiz suya erişim
neredeyse sıfırlanmış, halk ölümcül bir kuşatma altına alınmıştır.
Siyonistlerin genişlettiği kara saldırıları, Gazze’yi yaşanmaz bir harabeye
çevirmek, soykırım ve zorla yerinden etmek suretiyle etnik temizlik yapmayı
hedeflemektedir.
Bu saldırganlık sadece karada
değil, denizde de sürmektedir. Gazze’ye insanî yardım ulaştırmak için sefere
çıkan Özgürlük Filosu Koalisyonu'na ait Vicdan Gemisi, Malta açıklarında
siyonist rejim tarafından hedef alınmıştır. Mavi Marmara katliamına karşılık
veremeyen uluslararası hukuk, bugün aynı haydutluğun yeniden sahnelenmesine
zemin hazırlamıştır.
Ateşkes anlaşmalarını tanımayan,
diplomatik yolları yok eden, uluslararası hukuku hiçe sayan bu rejimin yalnızca
güçten anladığı açıktır. Bu zulme sessiz kalan ve ülkelerinde siyonist karşıtı
hareketleri bastıran bölgesel iş birlikçiler de bu suçların azmettiricileridir.
Sessizlik de açık bir suç ortaklığıdır. Halklar, yöneticileri üzerinde baskıyı artırmalı; Gazze ablukasını kırmak için hem karadan hem denizden fiilî girişimlerde bulunmalıdır. Filistin direnişi açıkça desteklenmeli, İslam İş Birliği Teşkilatı, Gazze halkını korumak amacıyla ortak bir askeri güç oluşturmalıdır. Bu, yalnızca Filistin’in değil, insanlığın onur mücadelesidir.
HİNDİSTAN-PAKİSTAN GERİLİMİ
Hindistan-Pakistan gerilimi
yeniden tırmanırken, Hindistan’ın Keşmir’deki bir saldırıyı hiçbir somut delil
sunmaksızın Pakistan’a yüklemesi, yalnızca siyasi bir provokasyon değil, aynı
zamanda içeride yürüttüğü baskıcı politikaları meşrulaştırma hamlesidir. Bu
saldırı, Hindistan’ın egemenliği altındaki bölgelerdeki Müslümanlara yönelik
sistematik baskı ve zulmü artırmak için bir fırsat olarak değerlendirilmiştir.
Son dönemde Hindu milliyetçi
grupların Müslümanlara yönelik şiddeti ciddi biçimde artmış; bu saldırılar
büyük ölçüde cezasız bırakılmıştır. Camiler kapatılmakta, Müslümanların
mülklerine el konulmakta, sistematik ayrımcılık ve sürekli saldırılarla
baskılar artırılmaktadır. Bu durum, Hindistan’ın Müslüman nüfusu sindirme
politikasının devlet eliyle sürdürüldüğünü açıkça göstermektedir.
Ancak
bu olay bir kez daha göstermiştir ki, dünya genelinde zulme uğrayan
Müslümanların haklarını koruyacak etkili ve organize bir İslamî birlikten
yoksunuz. Küresel emperyalist sömürgeci güçlere karşı İslam dünyasında ümmet
bilincinin yeniden canlandırılması ve kolektif bir direniş hattının inşa
edilmesi artık kaçınılmazdır.
