GREV HAKKI ANAYASAL BİR HAKTIR, İDARİ TASARRUFLAR İLE SINIRLANDIRILAMAZ
ETİ Maden İşletmeleri’nde alınan grev
kararının, Cumhurbaşkanlığı tarafından “millî güvenliği bozucu nitelikte
olduğu” gerekçesiyle yasaklanması, kamuoyunda haklı bir tepkiye yol açmıştır.
Grev hakkı, Anayasa ile güvence altına alınmış temel bir haktır. Bu hakkın
idari tasarruflarla ertelenmesi, fiilen engellenmesi ya da etkisizleştirilmesi,
hukuk devleti ve sosyal devlet ilkelerinin açık bir ihlalidir.
Toplu sözleşme hakkı, grev
hakkından ayrı düşünülemez. Grev hakkı olmaksızın yürütülen bir sözleşme
süreci, işçiyi sadece işverenin dayatmalarına mahkûm etmek anlamına gelir. Grev
yasağının “millî güvenlik” gibi geniş ve yoruma açık bir kavramla
gerekçelendirilmesi, benzer hak arayışlarının da hukuksuz bir biçimde
bastırılmasına zemin hazırlamaktadır.
Emeğin hakkını savunmak, sadece sendikaların değil; her vicdan sahibinin ortak sorumluluğudur. HÜDA PAR olarak bizler, sosyal barışın ancak adil bir gelir dağılımı, işçinin emeğine saygı ve taraflar arasında diyalogla mümkün olabileceğine inanıyoruz. Bu minvalde, işçilerin hak mücadelesinin önünü kesen ve toplumsal adaleti zedeleyen bu tür yasaklama kararlarının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini hatırlatıyoruz.
2B ARAZİLERİ
6831 sayılı Orman Kanunu’nun 2.
maddesinin B bendi uyarınca; orman niteliğini 31.12.1981 tarihinden önce
kaybetmiş ve bilim ile fen bakımından yeniden orman haline gelmesi mümkün
olmayan alanlar, orman sınırı dışına çıkarılarak “2B arazisi” kapsamına alınmaktadır.
HÜDA PAR olarak, yıllardır
kamuoyunun gündeminde olan 2B arazilerine ilişkin yaklaşımımız; sosyal adaletin
sağlanması, emeğin ve mülkiyet hakkının
korunması esasına dayanmaktadır.
Bu tür arazilerin, uzun yıllardır
üzerinde yaşayan, yapı inşa eden ve geçimini bu alanlardan sağlayan
vatandaşlara öncelikli olarak satılması, yasal bir imkândır. Ancak bu satışların
yüksek bedellerle değil, hak sahiplerini gözeten makul şartlarla gerçekleştirilmesi
gerekir.
Ayrıca hak sahiplerinin bu hakkı noter huzurunda muvafakatname ile devredebilmesi imkânı da tanınmalıdır. Devlet, bu toprakları rant amacıyla değil, üretim ve barınma için tahsis etmeli; mülkiyet sorunlarını adil ve kalıcı şekilde çözmelidir. 2B konusu; hakkaniyetli, toplumsal huzuru önceleyen bir yaklaşımla ele alınmalı; ranta ve suistimale mahal verilmemeleridir.
ALKOLLÜ İFSAT VE İSRAF ETKİNLİKLERİ
Alkol, toplumu, gençliği ve geleceğimizi
ifsada sürükleyen büyük bir felakettir. Trafik kazalarından istismara, suça
sürüklenmeden şiddet olaylarına kadar birçok olumsuzluğun temelinde alkol
kullanımı yer almaktadır. Alkol, bütün kötülüklerin anasıdır.
Bugün bazı belediyelerin kamu
kaynaklarını kullanarak “festival” adı altında alkollü etkinliklere alan
açması, özellikle gençliğimizi büyük bir felakete sürüklemektedir. Alkol
kullanımı, zamanla bağımlılığa dönüşmekte; ardından uyuşturucu madde
kullanımına zemin hazırlamakta ve ne yazık ki bu süreç ölümlerle sonuçlanmaktadır.
Toplumsal sağlığı ve gençliğimizi tehdit eden
bu tür uygulamalara karşı kamu otoritelerinin daha duyarlı ve sorumlu
davranması şarttır.
Alkolün; şehrin işlek yerlerinde,
bazı işletmelerde kasiyerlerin hemen yanında ve herkesin görebileceği şekilde
sergilenmesi, aslında alkolün reklamı ve teşviki anlamına gelmektedir. Oysa
dünyanın birçok ülkesinde alkolle ilgili ciddi sınırlamalar bulunmaktadır. Bazı
ülkelerde alkol satışı tamamen yasaklanmışken; bazı ülkelerde alkolün reklamı
ve promosyonuna kesin olarak izin verilmemektedir. Diğer bazı ülkelerde ise
satış yalnızca lisanslı işletmeler aracılığıyla ve devlet kontrolünde
yapılmaktadır.
Ülkemizde ise yeterli denetim
olmaksızın alkol satışı yapılması ve bazı belediyelerin alkollü etkinliklere
alan açması, hatta belediyeye ait restoranlarda alkollü içecek satışının
yapılması kabul edilemez. Yetkililer, bir an önce bu felaketin önüne
geçmelidir.
Halkımızın canı, malı, aklı, dini ve nesli güvence altında olmalıdır. Bu beş değeri güvence altına almadan toplumda ne huzur sağlanabilir ne de güven tesisi mümkün olur. Unutulmamalıdır ki alkol zehri, bu beş temel değere de zarar vermektedir. Alkollü bir nesil değil; aklıselim sahibi bir nesil ile medeniyetimizi ihya edip yükselebiliriz.
ÇALIŞAN KADINLARIN İŞ YÜKÜ AZALTILMALI, UYGUN ALANLARDA İSTİHDAMLARI
SAĞLANMALI
Günümüzde çalışan anneler, kadınlar
hem evde hem de iş hayatında büyük bir sorumluluk üstlenmektedir. Kadınlar,
çalışma hayatında eşitlik ilkesi adı altında, fiziksel olarak oldukça
zorlayıcı, yoğun tempolu ve yüksek stresli işlerde çalışmaya mecbur
bırakılmaktadır. Kadınların iş hayatında
varlık göstermesi elbette önemlidir. Ancak pek çok kadın, erkeğin bile
zorlandığı ağır işlerde çalışmak zorunda kalmakta; sadece ekonomik sebeplerle
değil, sosyal baskılarla da istihdama zorlanmaktadır. Bu durum, kadını hem
bedenen hem ruhen tüketmektedir.
Son yıllarda devlet kurumlarında,
kadınların çalışma şartlarında birtakım iyileştirmeler yapılmış olsa da bu
düzenlemeler ne kamuda ne de özel sektörde yeterli düzeyde değildir. Çalışmaya
mecbur kalan veya çalışmayı tercih eden kadınların hâlihazırda birçok önemli
problemi bulunmaktadır.
Kadınlar hem ağır şartlar altında
çalıştırılmakta hem de ucuz işgücü olarak görülüp emekleri sömürülmektedir. Gelinen
noktada ise annesinden maddi ve manevi anlamda yeteri kadar beslenemeyen bir
nesil, bağları zayıflamış aileler ve doğum oranlarında yaşanan düşüş gibi
tehlikelerle karşı karşıyayız.
Kadınların çalışma hayatı gerek
devlet kurumlarında gerekse özel sektörde annelik ve aile içindeki
sorumluluklarını yerine getirmelerini imkânsız kılmayacak ve hayat
standartlarını olumsuz etkilemeyecek şekilde düzenlenmelidir.
Kadın istihdam politikaları,
sadece “kadını işe yerleştirmek” amacıyla değil; kadını uzun vadede yormayacak,
yıpratmayacak bir biçimde kadının fıtratı, fiziksel kapasitesi ve manevi yapısı
göz önünde bulundurularak düzenlenmelidir.
Kadının hem annelik görevini
sürdürebileceği hem de ekonomik hayata katkıda bulunabileceği esnek, insani
şartlarda düzenlenmiş çalışma modelleri geliştirilmelidir. Ayrıca kadınların iş
yükünü hafifletmek amacıyla işyerlerinde esnek çalışma saatleri, doğum izni
sonrası destekler ve çocuk bakım imkânları
artırılmalıdır.
Kadınlar için çalışma hayatı, dayatılan bir zorunluluk olmak yerine, gönüllü olarak tercih edilen bir seçenek olmalıdır. Kapitalist sistemin, çalışan kadınların ve annelerin emeğini sömürmesine izin verilmemelidir.
GAZZE
Gazze’de yaşanan insanî kriz, her
geçen gün daha da derinleşmektedir. Açlık, susuzluk ve ilaçsızlık nedeniyle her
gün onlarca insan hayatını kaybetmekte; dünya bu dramı izlemekle yetinmektedir.
Uluslararası kamuoyunun
tepkilerini bastırmak amacıyla gerçekleştirilen “havadan yardım” gösterileri
ise sorunun gerçek boyutunu örtbas etmektedir. Havadan atılan yardımlar,
yetersizliğin ötesinde zaman zaman yanlış bölgelere düşmekte veya işgal
güçlerinin engelleriyle karşılaşmaktadır. Karadan ulaştırılmaya çalışılan
yardımlar ise işgalci güçler tarafından sistematik şekilde yağmalanmakta,
ihtiyaç sahiplerine ulaşmadan el konulmaktadır.
Bölgedeki komşu ülkelerden Mısır
ve Ürdün’ün, bu vahşet karşısında halen Hamas’ı suçlayan açıklamalar yapması
ise tarihi bir utançtır. Bu tutum, Filistin halkının yaşadığı büyük acıyı
görmezden gelmek ve sorumluluktan kaçınmaktır.
Bu noktada, halkların harekete
geçmesi zaruri hâle gelmiştir. Dünya genelinde vicdan sahibi insanlar ve sivil
toplum örgütleri milyonları kapsayan etkili bir halk hareketi başlatmalıdır. Bu
hareketin temel hedefleri şu şekilde olmalıdır:
- Gazze’ye
yardımların sürekli ve güvenli bir şekilde karadan ulaştırılması için insani
yardım koridorları açılması için uluslararası baskı
oluşturulması,
-Siyonist rejime yapılan tüm
askeri ve ekonomik yardımların durdurulması ve işgal politikalarının
uluslararası hukuk önünde yargılanmasının talep edilmesi,
-Bölgedeki sınır kapılarının –özellikle Refah Kapısı'nın– Mısır tarafından sürekli açık
tutulmasının sağlanması ve bu konuda halkların hükümetlerine doğrudan baskı
yapması,
-Gıda, ilaç ve temel insanî
ihtiyaçlar için sürekli sivil konvoylar düzenlenmesi, bu konvoyların hedef
bölgelere güvenli bir şekilde ulaşabilmesi için; 1949 Cenevre Sözleşmeleri ve
Ek Protokoller ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları çerçevesinde askerî
koruma altında sevk edilmesi ve sürecin uluslararası medya desteğiyle şeffaf
biçimde izlenmesinin sağlanması,
-Gazze halkı için kalıcı bir
ateşkes ve onurlu bir hayat hakkı talep eden küresel kampanyalar başlatılması.
Bu mücadele, yalnızca Filistinliler için değil, insanlık onuru için verilen bir mücadeledir. Her fert, her kurum ve her halk, bu insanlık dramına karşı durmalı, gerçek ve kalıcı çözümler için birlik içinde hareket etmelidir.
