Haftalık Gündem Değerlendirmemiz - 31 Mart 2026

MALİ DİSİPLİN OLMADAN ENFLASYON DÜŞMEZ

Kamu mali disiplininin güçlendirilmesi, yüksek enflasyon baskısını azaltmanın en kritik adımlarından biridir. Bu çerçevede kamu kurumlarında, zorunlu harcama ve alımlar dışında kalan tüm giderlerde tasarrufa gidilmesi artık bir tercih değil, zorunluluktur. Bu yaklaşım, hem bütçe açığını sınırlayacak hem de piyasalardaki talep kaynaklı enflasyon baskısını azaltacaktır.

Birinci olarak, kamu harcamalarının kısılmasıyla piyasaya sürülen gereksiz likidite azaltılacak; bu da fiyatlar üzerindeki yukarı yönlü baskıyı hafifletecektir. İkinci olarak, devletin tasarruf yönünde sergileyeceği kararlı duruş, özel sektöre ve topluma örnek olacak; genel harcama eğilimlerini dengeleyerek enflasyon beklentilerini aşağı çekecektir.

Aksi halde, akaryakıt ve lojistik maliyetlerinin de etkisiyle artan fiyatlar kalıcı hale gelecek; enflasyon daha da yükselecektir. Bu nedenle tasarruf politikaları, ekonomik istikrarın temel dayanaklarından biri olarak hayata geçirilmelidir.

 

AKARYAKITTA UYGULANAN VERGİLER DÜŞÜRÜLMELİDİR

Akaryakıt fiyatlarının yüksekliği, dar ve sabit gelirli vatandaşlarımızın alım gücünü zayıflatmakta; üretim ve lojistik maliyetlerini artırarak enflasyonu doğrudan beslemektedir. Özellikle ulaşım ve nakliye giderlerindeki artış, tarladan sofraya uzanan zincirde ciddi fiyat yükselişlerine yol açmış; çarşı ve pazarda sebze, meyve başta olmak üzere temel gıda ürünlerinin fiyatları hissedilir şekilde artmıştır. Eşel mobil sistemi geçici bir rahatlama sağlasa da akaryakıt üzerindeki ağır vergi yükü, kalıcı çözümün önünde engel teşkil etmektedir.

Akaryakıttaki ÖTV’nin kademeli olarak düşürülmesi ve KDV’nin temel ihtiyaçlar kapsamında yeniden düzenlenmesi zaruri hale gelmiştir. “Verginin vergisi” niteliğindeki mevcut yapı kaldırılarak daha hakkaniyetli bir sistem kurulmalıdır. Aksi halde vatandaşın geçim yükü daha da ağırlaşacaktır.

Üretimi ve reel ekonomiyi önceleyen bu tür düzenlemeler, maliyetleri aşağı çekerek fiyat istikrarına katkı sağlayacak; hem vatandaşın refahını artıracak hem de ekonomide güven ortamını güçlendirecektir.

 

AİLE HAKEMLİĞİ SİSTEMİNİN HAYATA GEÇİRİLMESİ

Yapılan araştırmalara göre iletişim eksikliği veya bozukluğunun boşanma oranlarına etkisi en üst sıralarda yer almaktadır. Eşler arasında sağlıklı bir iletişimin kurulamaması, süreç içerisinde tahammülün zayıflaması ve empati yoksunluğu gibi sonuçların doğmasına neden olmaktadır. Eşler bu aşamaya geldiklerinde basit ve çözülebilir anlaşmazlıklar büyümekte, sorun sarmalına dönüşerek ailenin dağılmasına sebep olmaktadır.

Hâlbuki aile içinde yaşanan anlaşmazlıkların çözümü, tüm insanlık için rehber olan yüce kitabımızda mevcuttur. Yüce Allah’ın sorun yaşayan eşler için önerdiği yol, eşleri dinleyecek ve yol gösterecek hakemlerin görev almasıdır. Sorun yaşayan ve boşanma aşamasına gelen eşlerin, mahkemeye gitmeden önce zorunlu olarak başvurabilecekleri bir “aile hakemliği” sistemi hayata geçirilmelidir. Bu önleyici ve koruyucu sistem, boşanmaların hızla arttığı bu dönemde acilen hayata geçirilmelidir. Böylece aile kurumunun korunması ve güçlendirilmesi yolunda önemli bir adım atılmış olacaktır.

 

İŞGALE KARŞI DİRENİŞ MEŞRU BİR HAKTIR

Gazze’de 2025 Ekim ayında ilan edilen sözde ateşkes, daha ilk günden itibaren siyonist işgal rejimi tarafından fiilen yok hükmüne düşürülmüştür. Bu süreçte tek bir yükümlülüğünü dahi yerine getirmeyen işgal rejimi; insani yardımları engellemiş, sahadaki işgalini derinleştirmiş ve “sarı şerit” adı altında Filistin topraklarını fiilen gasp etmiştir. Ateşkes süresince yaklaşık 1000 Filistinlinin katledilmesi, ortada bir ateşkes değil, tek taraflı bir oyalama ve tasfiye planı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Buna rağmen bugün Gazze’nin yeniden inşası için Filistinlilere “silahsızlanma” dayatılması, açık bir teslimiyet çağrısıdır. Bu, işgalciyi aklayan, mağduru suçlayan ve direnişi hedef alan çarpık bir zihniyetin ürünüdür. Şarm eş-Şeyh Zirvesi’nde Filistin halkının garantörü sıfatıyla imza atan ülkeler yıllardır süregelen siyonist ihlaller karşısında sorumluluklarını yerine getirmelidir.

Direniş, işgale karşı meşru ve zorunlu bir haktır. Bu anlamda direnişin silahsızlandırılmasına yönelik her girişim, doğrudan işgalin tahkim edilmesi anlamına gelir.

Garantör ülkeler ve uluslararası aktörler bu gerçeği kabul edip işgal rejimini zorlayacak somut adımlar atmalıdır. Ateşkesi ihlal eden bellidir, katliamın sorumluları bellidir. Bedel ödemesi gerekenler de onlardır. Adalet, ancak işgalciye karşı güç kullanılarak ve mazlumun direnişi desteklenerek tesis edilir. Bunun dışındaki her söylem, açık bir aldatmacadan ibarettir.

 

SİYONİSTLER LÜBNAN’I GAZZE’YE DÖNÜŞTÜRME ÇABASI İÇERİSİNDEDİR

Lübnan’a yönelik siyonist işgal girişimleri, tüm dünyanın gözleri önünde pervasızca sürdürülmektedir. Kara işgali hamlelerine rağmen Hizbullah’ın ortaya koyduğu direniş, bu saldırgan projenin önündeki en büyük engel olmaya devam etmektedir. Zira siyonistlerin saldırganlığı bugün başlamış değildir; Lübnan’ın güneyini işgal etme planı, Gazze savaşı öncesinde de yürürlükte olan stratejik bir hedeftir.

Nitekim sözde ateşkes sürecinde Lübnan tarafından tek bir füze dahi atılmamışken siyonist güçler her gün yeni saldırılar düzenlemiş ve yaklaşık 500 sivili katletmiştir. Bu tablo, saldırgan tarafın kim olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Buna rağmen bugün “silahsızlanma” dayatmasının gündeme getirilmesi, işgali meşrulaştırma çabasından başka bir şey değildir.

Bu dayatma, Lübnan’ı Gazze’ye dönüştürmeyi amaçlayan siyonist stratejiye ve onun finansörü olan ABD’ye hizmet etmektedir. Lübnan ordusu ve siyasi irade bu tuzağa düşmemeli; işgal planlarına dolaylı destek vermekten kaçınmalıdır. Lübnan devletinin temel görevi, halkın güvenliğini sağlamak ve ülkenin egemenliğini korumak olmalıdır. Bu da ancak işgale karşı direnişi desteklemek ve ulusal bir duruş sergilemekle mümkündür.

 

BÖLGE ÜLKELERİ EMPERYALİST DAYATMAYA KARŞI İŞBİRLİĞİ YAPMALIDIR

Daha önce defalarca ifade ettiğimiz gibi, Gazze’de durdurulmayan her saldırı yeni bir cephe doğurmuş; bugün ise bu ateş çemberi tüm bölgeyi kuşatacak boyuta ulaşmıştır.

ABD, verdiği silahlar, sağladığı finansman ve siyasi korumayla Gazze’deki yıkımın baş mimarıdır. Aynı mekanizma şimdi İran sahasına taşınmış; bölge adım adım ateşe sürüklenmiştir. “Güvenlik” ve “istikrar” söylemleri ise bu saldırganlığın üzerini örtmek için kullanılan boş kavramlardan ibarettir. Milyarlarca dolar harcanmasına rağmen ABD’nin bölgede konuşlandırdığı askerî varlığını dahi koruyamaması, bu sistemin çürümüşlüğünü ve sürdürülemezliğini açıkça ortaya koymaktadır.

Bugün gelinen noktada mesele doğrudan bir dayatma düzenidir. Bu ateşi söndürmenin tek yolu, onu körükleyen güçleri bölgeden söküp atmaktır. ABD’nin askerî ve siyasi varlığı istikrar değil, kaos üretmektedir; var olduğu her yerde yıkımın zemini genişlemektedir. Kaynakların bu yapıya aktarılması, halkların geleceğinin ipotek altına alınması anlamına gelmektedir.

Gelinen aşamada iki seçenek dışında başka bir tercih hakkı kalmamıştır: Ya bölge ülkeleri bu dayatmaya boyun eğerek ABD ve işgal rejiminin bölgesel yıkımının parçası olacaklar ya da ortak bir iradeyle bölgesel kuşatmayı dağıtıp onların bölgedeki varlığına son vereceklerdir.

 

MESCİD-İ AKSA ÜMMETİN İZZETİ VE HAFIZASIDIR

Mescid-i Aksa’nın bir aydır kapalı tutulması, doğrudan İslam ümmetinin onuruna, tarihine ve kutsallarına yönelmiş açık bir saldırıdır. Hiçbir hukuki ya da meşru dayanağı olmayan bu uygulama karşısında sergilenen suskunluk ise zincirin yalnızca Aksa’nın kapılarında değil, İslam dünyası yöneticilerinin iradesinde olduğunu gözler önüne sermektedir.

Bugüne kadar ortaya konulan tavır, ne yazık ki etkisiz kınama metinlerinden öteye geçmemiştir. Her ihlal karşılıksız kaldıkça yeni bir ihlalin önü açılmış, her sessizlik saldırganlığı daha da cesaretlendirmiştir. Bu gidişatın devamı, yarın çok daha ağır ve geri dönülmez sonuçların kapısını aralayacaktır. Açıkça görülmektedir ki tepkisizlik, fiilen bu sürecin parçası hâline gelmiştir.

İslam dünyasının tüm kırmızıçizgilerinin ayaklar altına alındığı bu süreçte yalnızca yöneticilerin değil, halkların da sorumluluğu büyüktür. Zira iradesini ortaya koymayan toplumlar, kendi değerlerinin aşındırılmasına zemin hazırlamaktadır. Hak ihlallerine karşı güçlü ve kararlı bir duruş sergilenmediği sürece bu kuşatma derinleşerek devam edecektir.

Mescid-i Aksa yalnızca bir mabet değil; ümmetin izzeti, hafızası ve kırmızıçizgisidir. Bu mukaddes mekânın kapılarına vurulan kilit, aslında tüm İslam dünyasının iradesine vurulmuştur. Bu nedenle tüm Müslümanları, Mescid-i Aksa merkezli bu açık kuşatma karşısında sesini yükseltmeye, meşru ve kararlı bir şekilde tepki göstermeye çağırıyoruz.

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.