MALİ DİSİPLİN
OLMADAN ENFLASYON DÜŞMEZ
Kamu mali
disiplininin güçlendirilmesi, yüksek enflasyon baskısını azaltmanın en kritik
adımlarından biridir. Bu çerçevede kamu kurumlarında, zorunlu harcama ve
alımlar dışında kalan tüm giderlerde tasarrufa gidilmesi artık bir tercih
değil, zorunluluktur. Bu yaklaşım, hem bütçe açığını sınırlayacak hem de
piyasalardaki talep kaynaklı enflasyon baskısını azaltacaktır.
Birinci olarak,
kamu harcamalarının kısılmasıyla piyasaya sürülen gereksiz likidite
azaltılacak; bu da fiyatlar üzerindeki yukarı yönlü baskıyı hafifletecektir.
İkinci olarak, devletin tasarruf yönünde sergileyeceği kararlı duruş, özel
sektöre ve topluma örnek olacak; genel harcama eğilimlerini dengeleyerek
enflasyon beklentilerini aşağı çekecektir.
Aksi halde,
akaryakıt ve lojistik maliyetlerinin de etkisiyle artan fiyatlar kalıcı hale
gelecek; enflasyon daha da yükselecektir. Bu nedenle tasarruf politikaları,
ekonomik istikrarın temel dayanaklarından biri olarak hayata geçirilmelidir.
AKARYAKITTA
UYGULANAN VERGİLER DÜŞÜRÜLMELİDİR
Akaryakıt
fiyatlarının yüksekliği, dar ve sabit gelirli vatandaşlarımızın alım gücünü
zayıflatmakta; üretim ve lojistik maliyetlerini artırarak enflasyonu doğrudan
beslemektedir. Özellikle ulaşım ve nakliye giderlerindeki artış, tarladan
sofraya uzanan zincirde ciddi fiyat yükselişlerine yol açmış; çarşı ve pazarda
sebze, meyve başta olmak üzere temel gıda ürünlerinin fiyatları hissedilir
şekilde artmıştır. Eşel mobil sistemi geçici bir rahatlama sağlasa da akaryakıt
üzerindeki ağır vergi yükü, kalıcı çözümün önünde engel teşkil etmektedir.
Akaryakıttaki
ÖTV’nin kademeli olarak düşürülmesi ve KDV’nin temel ihtiyaçlar kapsamında
yeniden düzenlenmesi zaruri hale gelmiştir. “Verginin vergisi” niteliğindeki
mevcut yapı kaldırılarak daha hakkaniyetli bir sistem kurulmalıdır. Aksi halde
vatandaşın geçim yükü daha da ağırlaşacaktır.
Üretimi ve reel
ekonomiyi önceleyen bu tür düzenlemeler, maliyetleri aşağı çekerek fiyat
istikrarına katkı sağlayacak; hem vatandaşın refahını artıracak hem de
ekonomide güven ortamını güçlendirecektir.
AİLE HAKEMLİĞİ
SİSTEMİNİN HAYATA GEÇİRİLMESİ
Yapılan
araştırmalara göre iletişim eksikliği veya bozukluğunun boşanma oranlarına
etkisi en üst sıralarda yer almaktadır. Eşler arasında sağlıklı bir iletişimin
kurulamaması, süreç içerisinde tahammülün zayıflaması ve empati yoksunluğu gibi
sonuçların doğmasına neden olmaktadır. Eşler bu aşamaya geldiklerinde basit ve
çözülebilir anlaşmazlıklar büyümekte, sorun sarmalına dönüşerek ailenin
dağılmasına sebep olmaktadır.
Hâlbuki aile içinde
yaşanan anlaşmazlıkların çözümü, tüm insanlık için rehber olan yüce kitabımızda
mevcuttur. Yüce Allah’ın sorun yaşayan eşler için önerdiği yol, eşleri
dinleyecek ve yol gösterecek hakemlerin görev almasıdır. Sorun yaşayan ve
boşanma aşamasına gelen eşlerin, mahkemeye gitmeden önce zorunlu olarak
başvurabilecekleri bir “aile hakemliği” sistemi hayata geçirilmelidir. Bu
önleyici ve koruyucu sistem, boşanmaların hızla arttığı bu dönemde acilen
hayata geçirilmelidir. Böylece aile kurumunun korunması ve güçlendirilmesi
yolunda önemli bir adım atılmış olacaktır.
İŞGALE KARŞI
DİRENİŞ MEŞRU BİR HAKTIR
Gazze’de 2025 Ekim
ayında ilan edilen sözde ateşkes, daha ilk günden itibaren siyonist işgal
rejimi tarafından fiilen yok hükmüne düşürülmüştür. Bu süreçte tek bir
yükümlülüğünü dahi yerine getirmeyen işgal rejimi; insani yardımları
engellemiş, sahadaki işgalini derinleştirmiş ve “sarı şerit” adı altında
Filistin topraklarını fiilen gasp etmiştir. Ateşkes süresince yaklaşık 1000
Filistinlinin katledilmesi, ortada bir ateşkes değil, tek taraflı bir oyalama
ve tasfiye planı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Buna rağmen bugün
Gazze’nin yeniden inşası için Filistinlilere “silahsızlanma” dayatılması, açık
bir teslimiyet çağrısıdır. Bu, işgalciyi aklayan, mağduru suçlayan ve direnişi
hedef alan çarpık bir zihniyetin ürünüdür. Şarm eş-Şeyh Zirvesi’nde Filistin
halkının garantörü sıfatıyla imza atan ülkeler yıllardır süregelen siyonist
ihlaller karşısında sorumluluklarını yerine getirmelidir.
Direniş, işgale
karşı meşru ve zorunlu bir haktır. Bu anlamda direnişin silahsızlandırılmasına yönelik
her girişim, doğrudan işgalin tahkim edilmesi anlamına gelir.
Garantör ülkeler ve
uluslararası aktörler bu gerçeği kabul edip işgal rejimini zorlayacak somut
adımlar atmalıdır. Ateşkesi ihlal eden bellidir, katliamın sorumluları
bellidir. Bedel ödemesi gerekenler de onlardır. Adalet, ancak işgalciye karşı
güç kullanılarak ve mazlumun direnişi desteklenerek tesis edilir. Bunun
dışındaki her söylem, açık bir aldatmacadan ibarettir.
SİYONİSTLER
LÜBNAN’I GAZZE’YE DÖNÜŞTÜRME ÇABASI İÇERİSİNDEDİR
Lübnan’a yönelik
siyonist işgal girişimleri, tüm dünyanın gözleri önünde pervasızca
sürdürülmektedir. Kara işgali hamlelerine rağmen Hizbullah’ın ortaya koyduğu
direniş, bu saldırgan projenin önündeki en büyük engel olmaya devam etmektedir.
Zira siyonistlerin saldırganlığı bugün başlamış değildir; Lübnan’ın güneyini
işgal etme planı, Gazze savaşı öncesinde de yürürlükte olan stratejik bir
hedeftir.
Nitekim sözde
ateşkes sürecinde Lübnan tarafından tek bir füze dahi atılmamışken siyonist
güçler her gün yeni saldırılar düzenlemiş ve yaklaşık 500 sivili katletmiştir.
Bu tablo, saldırgan tarafın kim olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Buna rağmen
bugün “silahsızlanma” dayatmasının gündeme getirilmesi, işgali meşrulaştırma
çabasından başka bir şey değildir.
Bu dayatma,
Lübnan’ı Gazze’ye dönüştürmeyi amaçlayan siyonist stratejiye ve onun finansörü
olan ABD’ye hizmet etmektedir. Lübnan ordusu ve siyasi irade bu tuzağa
düşmemeli; işgal planlarına dolaylı destek vermekten kaçınmalıdır. Lübnan
devletinin temel görevi, halkın güvenliğini sağlamak ve ülkenin egemenliğini
korumak olmalıdır. Bu da ancak işgale karşı direnişi desteklemek ve ulusal bir
duruş sergilemekle mümkündür.
BÖLGE ÜLKELERİ
EMPERYALİST DAYATMAYA KARŞI İŞBİRLİĞİ YAPMALIDIR
Daha önce defalarca
ifade ettiğimiz gibi, Gazze’de durdurulmayan her saldırı yeni bir cephe
doğurmuş; bugün ise bu ateş çemberi tüm bölgeyi kuşatacak boyuta ulaşmıştır.
ABD, verdiği
silahlar, sağladığı finansman ve siyasi korumayla Gazze’deki yıkımın baş
mimarıdır. Aynı mekanizma şimdi İran sahasına taşınmış; bölge adım adım ateşe
sürüklenmiştir. “Güvenlik” ve “istikrar” söylemleri ise bu saldırganlığın
üzerini örtmek için kullanılan boş kavramlardan ibarettir. Milyarlarca dolar
harcanmasına rağmen ABD’nin bölgede konuşlandırdığı askerî varlığını dahi
koruyamaması, bu sistemin çürümüşlüğünü ve sürdürülemezliğini açıkça ortaya
koymaktadır.
Bugün gelinen
noktada mesele doğrudan bir dayatma düzenidir. Bu ateşi söndürmenin tek yolu,
onu körükleyen güçleri bölgeden söküp atmaktır. ABD’nin askerî ve siyasi
varlığı istikrar değil, kaos üretmektedir; var olduğu her yerde yıkımın zemini
genişlemektedir. Kaynakların bu yapıya aktarılması, halkların geleceğinin
ipotek altına alınması anlamına gelmektedir.
Gelinen aşamada iki
seçenek dışında başka bir tercih hakkı kalmamıştır: Ya bölge ülkeleri bu
dayatmaya boyun eğerek ABD ve işgal rejiminin bölgesel yıkımının parçası
olacaklar ya da ortak bir iradeyle bölgesel kuşatmayı dağıtıp onların bölgedeki
varlığına son vereceklerdir.
MESCİD-İ AKSA
ÜMMETİN İZZETİ VE HAFIZASIDIR
Mescid-i Aksa’nın
bir aydır kapalı tutulması, doğrudan İslam ümmetinin onuruna, tarihine ve
kutsallarına yönelmiş açık bir saldırıdır. Hiçbir hukuki ya da meşru dayanağı
olmayan bu uygulama karşısında sergilenen suskunluk ise zincirin yalnızca
Aksa’nın kapılarında değil, İslam dünyası yöneticilerinin iradesinde olduğunu
gözler önüne sermektedir.
Bugüne kadar ortaya
konulan tavır, ne yazık ki etkisiz kınama metinlerinden öteye geçmemiştir. Her
ihlal karşılıksız kaldıkça yeni bir ihlalin önü açılmış, her sessizlik
saldırganlığı daha da cesaretlendirmiştir. Bu gidişatın devamı, yarın çok daha
ağır ve geri dönülmez sonuçların kapısını aralayacaktır. Açıkça görülmektedir
ki tepkisizlik, fiilen bu sürecin parçası hâline gelmiştir.
İslam dünyasının
tüm kırmızıçizgilerinin ayaklar altına alındığı bu süreçte yalnızca
yöneticilerin değil, halkların da sorumluluğu büyüktür. Zira iradesini ortaya
koymayan toplumlar, kendi değerlerinin aşındırılmasına zemin hazırlamaktadır.
Hak ihlallerine karşı güçlü ve kararlı bir duruş sergilenmediği sürece bu
kuşatma derinleşerek devam edecektir.
Mescid-i Aksa yalnızca bir mabet değil; ümmetin izzeti, hafızası ve kırmızıçizgisidir. Bu mukaddes mekânın kapılarına vurulan kilit, aslında tüm İslam dünyasının iradesine vurulmuştur. Bu nedenle tüm Müslümanları, Mescid-i Aksa merkezli bu açık kuşatma karşısında sesini yükseltmeye, meşru ve kararlı bir şekilde tepki göstermeye çağırıyoruz.
