SOYKIRIMCI SİYONİSTLERİN OYUNUNA GELMEYELİM
Gazze’deki insanlık dışı yıkım ve abluka devam ederken soykırım ortakları
olan Amerika ve siyonist rejim bu kez İran İslam Cumhuriyeti'ne saldırdı.
Yöneticilerden güvenlik personeline, çocuk okullarından hastanelere kadar her
yeri hiçbir ahlaki ve insani ölçüye uymadan hedef aldı. İran’ın siyonist rejimi
ve Amerika’nın bölgedeki üsleri dahil tüm askeri varlığını hedef alması ve
vurduğu şiddetli darbeler, soykırım çetesini ciddi biçimde tedirgin etti. Bölge
ülkelerini, uluslararası güçleri, silahlı milis grupları savaşın içine çekerek
hedef küçültmeyi planlıyorlar.
Özellikle soykırımcı siyonist çetenin istihbaratı tarafından planlandığı
belli olan “false flag” saldırıları ile Türkiye ve Azerbaycan’ı savaşta kendi
taraflarına çekmek istiyorlar.
Siyonist rejimin bundan sonraki hedefinin Türkiye olduğuna dair siyasi ve
askeri çevrelerce artık açıkça dillendirilen senaryolara rağmen, Gazze’de
soykırım gerçekleştiren ve İran’da sivil alanları bombalayan güçlerin yanında
görünmenin insani ve ahlaki açıdan hiçbir açıklaması yoktur. İktidarın bu
konuda daha sağlıklı bir noktada durması, provokasyonlara gelmemesi önemlidir.
Aksi takdirde bölgenin tarihi hafızasında tamiri zor yaralara neden olma
ihtimali vardır.
Gazze'deki soykırıma rağmen soykırımcı rejim ile olan ticari, askeri ve
siyasi ilişkilerini hiç aksatmayan Azerbaycan yönetiminin ise ülkeyi sonu
belirsiz maceralara sürükleme konusunda istekli bir tutum sergilediği
görülmektedir.
Aliyev yönetimi; Azerbaycan’ın, tarihin hafızasında soykırım destekçisi
olarak anılmasına neden olacak ve Azerbaycan halkının kimliğine zarar verecek
her türlü girişimden uzak durması gerekmektedir.
Herkes şunu iyi bilmelidir: Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da
işgalciler ve soykırımcı katiller işledikleri cürümlerden sonra bölgeyi terk
edecekler, işbirlikçiler ve soykırım destekçileri de rezil olacaklardır. İnanç
ve değer dünyamız, bizi ortak çıkarlarda değil, yüce insani değerler etrafında
birlikte olmaya davet etmektedir.
Soykırımcılar ile birlikte olmak yerine ortak tarih, kültür ve inanç
değerlerine sahip olduğumuz kardeşlerimiz ile beraber olmalı, sorunlarımızı
aramızda çözmeli, emperyalistlere karşı ittifaklar kurmalıyız.
Herkes şunu iyi bilmelidir: Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da
işgalciler ve soykırımcı katiller işledikleri cürümlerden sonra bölgeyi terk
edecekler, işbirlikçiler ve soykırım destekçileri de rezil olacaklardır. İnanç
ve değer dünyamız, bizi ortak çıkarlarda değil, yüce insani değerler etrafında
birlikte olmaya davet etmektedir. Soykırımcılar ile birlikte olmak yerine ortak
tarih, kültür ve inanç değerlerine sahip olduğumuz kardeşlerimiz ile beraber
olmalı, sorunlarımızı aramızda çözmeli, emperyalistlere karşı ittifaklar
kurmalıyız.
12. YARGI PAKETİ AİLEYİ GÜÇLENDİREN DÜZENLEMELER İÇERMELİDİR
Adalet Bakanı Sayın Akın Gürlek’in göreve başlamasının ardından,
özellikle 12. Yargı Paketi kapsamında kamuoyuna yaptığı açıklamaları dikkatle
takip ediyoruz. Boşanma davalarında tarafların boşanma konusunda anlaşmaları
hâlinde, bu hususun arabuluculuk yoluyla sonuçlandırılması; nafaka, tazminat ve
velayet gibi taleplerin ise ayrı yargılamalara konu edilmesi yönündeki yaklaşım,
yıllarca süren davaların doğurduğu mağduriyetlerin azaltılması bakımından
önemlidir.
Ancak son yıllarda artan boşanmalar, evliliğin giderek zorlaşması ve aile
içi sorunların neredeyse tamamen mahkeme süreçlerine bırakılması, aile
kurumunun ciddi şekilde sarsıldığını göstermektedir. Oysa aile yalnızca
bireylerin değil, toplumun da temel direğidir. Bu nedenle aileye yönelen
tehditlerin bertaraf edilmesi ve aile içi uyuşmazlıklarda tarafları uzlaşmaya
teşvik edecek aile hakemliği ve aile arabuluculuğu mekanizmalarının hayata
geçirilmesi büyük önem arz etmektedir.
Öte yandan yargı süreçlerinin uzunluğu, geciken adalet sorununu
derinleştirmektedir. Hedef süre uygulamalarının fiilen işler hâle getirilmesi
ve yargılamaların daha hızlı, etkin ve sonuç alıcı şekilde yürütülmesini
sağlayacak düzenlemeler kaçınılmazdır.
Ayrıca infaz sistemindeki farklı uygulamaların doğurduğu eşitsizliklerin
giderilmesi, adli ya da siyasi suç ayrımı yapılmaksızın tekli ve adil bir infaz
sisteminin tesis edilmesi de toplumsal beklentiler arasındadır. Önümüzdeki
günlerde çıkarılması öngörülen 12. Yargı Paketi’nin bu alanlarda güçlü
düzenlemeler içermelidir.
BU SAVAŞ KÜRTLERİN DEĞİL, SİYONİSTLERİN SAVAŞIDIR
Siyonist rejimin Epstein şantajlarıyla Trump yönetimini önüne katıp
İran’a dayattığı vahşi saldırganlık, bölgesel istikrarı hedef alan bir
karaktere dönüşmüştür.
Bu saldırganlık, asla güvenlik kaygılarının bir sonucu değil; aksine siyonist
rejimin saldırganlığını ve yayılmacılığını teminat altına almayı amaçlayan
ölümcül bir hamledir. Bu saldırganlık, Evanjeliklerin sapkın ritüelleri ve muharref
Tevrat’ın vehmettiği “Siyonizm’e hükümdarlık, insanlığa kölelik” vaadi üzerine
ikame edilmiş bir saldırganlıktır.
İran’a dayatılan bu saldırganlık, dün Irak’a, Afganistan’a; yarın bir
başka bölge ülkesine dayatılması kuvvetle muhtemel saldırganlıkların yeni bir
halkasıdır. Bu saldırganlık, Fars’ın, Arap’ın, Türk’ün ya da Kürt’ün menfaatine
değildir. Tam tersine kaynaklarını yağmalayıp imkânlarını iç çatışmalarla
tüketmeyi hedefleyen bir saldırganlıktır.
Epstein koalisyonunun dayattığı bu saldırganlıkta göz diktiği, kullanmak
istediği, kirli ayak işlerini yaptırmak istediği kesimlerin başında maalesef Kürt
orjinli birtakım örgüt ve yapılar gelmektedir. Kürtlere dönük hiçbir gerçekçi
vaadi olmamasına karşın, kritik zamanlarda Kürtlere gülücükler dağıtarak
mayınlı tarlalara sürme arzusu, hem siyonist rejim hem de Amerika’nın terk
etmediği bir alışkanlık olmuştur. Kürtlerin farklı ülkelerde meşru hak
arayışlarını kendi emperyal planları uğruna manipüle etme arzuları sönümlenmiş
değildir.
PKK’nın silah, eleman ve lojistiğinin aylar öncesinden bu tür amaçlar
için PJAK denen paravan yapıya aktarıldığı bilinmektedir. PJAK yöneticilerinin
açıklamaları da bu yapının en son Suriye’de olduğu gibi Kürtlere trajediler yaşatmak
için emre amade olduğunu gösteriyor.
Yanı sıra İran Kürtleri arasındaki marjinal bazı örgütlerin bu kirli
plana teşne olan açıklamaları, çatışma evreleri sonrasında defalarca
tekrarlanan harcanmalardan ders alınmadığını göstermektedir. Ancak Erbil ve
Süleymaniye merkezli Kürt liderlerin Amerikan kirli planına temkinli
yaklaşımları ve Irak Kürt bölgesinin yeni çatışma alanına dönmesini
istemedikleri yönündeki tavır ve açıklamaları, Kürtlerin yararını gözeten bir
tavır olmuştur. Kullanışlı aparatlara
rağmen Kürtler adına aklıselimin devrede olduğunun ortaya konulması; Kürtler
adına sevindirici olmuştur.
İRAN'A YÖNELİK SALDIRGANLIK BÜYÜK FELAKETLERİN HABERCİSİDİR
ABD ve siyonist rejimin, bir kez daha uluslararası hukuku ve en temel
ahlak kurallarını ayaklar altına alarak müzakere masasının ortasında gerçekleştirdiği
saldırganlık karşısında, İslam dünyası ve kurumlarının sergilediği tutum ibret
verici bir utanç tablosudur. Katliamı gerçekleştiren güçleri kınamak yerine,
ABD’nin bölgedeki üslerinin hedef alınmasını suçlayan yaklaşım siyasi ve ahlaki
krizi açıkça göstermektedir.
ABD’li bir yetkilinin “İslam peygamberlik yanılsamalarına inananlar
nükleer silahlara sahip olamazlar” sözleri ise yürütülen saldırganlığın gerçek
mahiyetini ortaya koymaktadır. Bu sözler, bölgede yürütülen savaşın siyasi bir
hesaplaşma değil, açık bir inanç ve medeniyet düşmanlığı olduğunu
göstermektedir. ABD, İslam’a savaş açtığını ilan etmiştir.
Böylesi bir tabloda bazı bölge ülkelerinin topraklarını ve hava
sahalarını bu saldırgan güçlere açması ise yalnızca komşuluk hukukunun değil,
ümmet sorumluluğunun da açık bir ihlalidir. Bu tavır, mazlum halkların kanı
pahasına kurulan bir işbirliğinden başka bir şey değildir.
Açıktır ki İslam dünyasını zayıflatmayı, parçalamayı ve bu coğrafyadan
İslam’ın izlerini silmeyi hedefleyen bu saldırgan düzen, Müslüman toplumları
tek tek hedef almayı amaçlamaktadır. Bugün İran’a yönelen bu saldırganlık,
yarın tüm bölgeyi hedef alacak daha büyük felaketlerin habercisidir.
Bizler, bu haydutluğu, bu katliamı ve bu utanç verici sessizliği en güçlü şekilde kınıyor ve reddediyoruz.
GAZZE VE LÜBNAN'DAKİ SON DURUM
Gazze’de, Batı Şeria’da ve Lübnan’da siyonist politikaların tüm
vahşetiyle devreye girdiği yeni ve tehlikeli bir sürece tanıklık ediyoruz.
Ateşkes şartlarını açıkça ihlal eden siyonist rejim, Gazze’ye insani yardım
girişlerini engellemekte; zaten ağır bir kuşatma altında yaşayan milyonlarca
insanı belirsiz ve karanlık bir geleceğe mahkûm etmektedir.
Batı Şeria’da ise işgal her geçen gün daha da genişlemekte, Filistin
toprakları sistematik biçimde parçalanmakta ve Mescid-i Aksa’nın kapıları
Müslümanlara kapatılmaktadır. Aynı şekilde Lübnan’a yönelik tehdit ve
saldırılar da giderek artmaktadır. Lübnan’ı da Gazze’ye çevireceklerini açıkça
ilan eden siyonistler, neredeyse her gün bombalarla onlarca sivili
katletmektedir.
Yaşananlar yalnızca Filistin ve Lübnan’ı değil, tüm bölgeyi hedef alan
bir yayılmacı stratejinin parçasıdır. Eğer bu vahşete karşı etkili ve kararlı
bir duruş ortaya konulmazsa, bugün Gazze’de ve Lübnan’da yaşananlar yarın tüm
bölgeyi ateşe sürükleyebilir.
Bugün özellikle Gazze ve Lübnan’da gündeme getirilen “direnişi
silahsızlandırma” projelerinin, gerçekte siyonizmin yayılmacı politikalarına
hizmet ettiği görülmüştür. Direnişin tasfiye edilmesi, işgalin ve
saldırganlığın önündeki son engellerin kaldırılması anlamına gelmektedir.
Artık Müslüman toplumlar ve bölge ülkeleri bu vahşet karşısında tarihi
sorumluluklarını yerine getirmeli ve siyonist hamisi ABD’yi bu bölgeden defetmelidir.
İslam beldeleri saldırgan güçlerin ayakları altında çiğnetilmemeli, mazlum
halkların feryadı sahipsiz bırakılmamalıdır.
