Haftalık Gündem Değerlendirmemiz - 10 Mart 2026

SOYKIRIMCI SİYONİSTLERİN OYUNUNA GELMEYELİM

Gazze’deki insanlık dışı yıkım ve abluka devam ederken soykırım ortakları olan Amerika ve siyonist rejim bu kez İran İslam Cumhuriyeti'ne saldırdı. Yöneticilerden güvenlik personeline, çocuk okullarından hastanelere kadar her yeri hiçbir ahlaki ve insani ölçüye uymadan hedef aldı. İran’ın siyonist rejimi ve Amerika’nın bölgedeki üsleri dahil tüm askeri varlığını hedef alması ve vurduğu şiddetli darbeler, soykırım çetesini ciddi biçimde tedirgin etti. Bölge ülkelerini, uluslararası güçleri, silahlı milis grupları savaşın içine çekerek hedef küçültmeyi planlıyorlar.

Özellikle soykırımcı siyonist çetenin istihbaratı tarafından planlandığı belli olan “false flag” saldırıları ile Türkiye ve Azerbaycan’ı savaşta kendi taraflarına çekmek istiyorlar.

Siyonist rejimin bundan sonraki hedefinin Türkiye olduğuna dair siyasi ve askeri çevrelerce artık açıkça dillendirilen senaryolara rağmen, Gazze’de soykırım gerçekleştiren ve İran’da sivil alanları bombalayan güçlerin yanında görünmenin insani ve ahlaki açıdan hiçbir açıklaması yoktur. İktidarın bu konuda daha sağlıklı bir noktada durması, provokasyonlara gelmemesi önemlidir.

Aksi takdirde bölgenin tarihi hafızasında tamiri zor yaralara neden olma ihtimali vardır.

Gazze'deki soykırıma rağmen soykırımcı rejim ile olan ticari, askeri ve siyasi ilişkilerini hiç aksatmayan Azerbaycan yönetiminin ise ülkeyi sonu belirsiz maceralara sürükleme konusunda istekli bir tutum sergilediği görülmektedir.

Aliyev yönetimi; Azerbaycan’ın, tarihin hafızasında soykırım destekçisi olarak anılmasına neden olacak ve Azerbaycan halkının kimliğine zarar verecek her türlü girişimden uzak durması gerekmektedir.

Herkes şunu iyi bilmelidir: Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da işgalciler ve soykırımcı katiller işledikleri cürümlerden sonra bölgeyi terk edecekler, işbirlikçiler ve soykırım destekçileri de rezil olacaklardır. İnanç ve değer dünyamız, bizi ortak çıkarlarda değil, yüce insani değerler etrafında birlikte olmaya davet etmektedir.

Soykırımcılar ile birlikte olmak yerine ortak tarih, kültür ve inanç değerlerine sahip olduğumuz kardeşlerimiz ile beraber olmalı, sorunlarımızı aramızda çözmeli, emperyalistlere karşı ittifaklar kurmalıyız.

Herkes şunu iyi bilmelidir: Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da işgalciler ve soykırımcı katiller işledikleri cürümlerden sonra bölgeyi terk edecekler, işbirlikçiler ve soykırım destekçileri de rezil olacaklardır. İnanç ve değer dünyamız, bizi ortak çıkarlarda değil, yüce insani değerler etrafında birlikte olmaya davet etmektedir. Soykırımcılar ile birlikte olmak yerine ortak tarih, kültür ve inanç değerlerine sahip olduğumuz kardeşlerimiz ile beraber olmalı, sorunlarımızı aramızda çözmeli, emperyalistlere karşı ittifaklar kurmalıyız.

 

12. YARGI PAKETİ AİLEYİ GÜÇLENDİREN DÜZENLEMELER İÇERMELİDİR

Adalet Bakanı Sayın Akın Gürlek’in göreve başlamasının ardından, özellikle 12. Yargı Paketi kapsamında kamuoyuna yaptığı açıklamaları dikkatle takip ediyoruz. Boşanma davalarında tarafların boşanma konusunda anlaşmaları hâlinde, bu hususun arabuluculuk yoluyla sonuçlandırılması; nafaka, tazminat ve velayet gibi taleplerin ise ayrı yargılamalara konu edilmesi yönündeki yaklaşım, yıllarca süren davaların doğurduğu mağduriyetlerin azaltılması bakımından önemlidir.

Ancak son yıllarda artan boşanmalar, evliliğin giderek zorlaşması ve aile içi sorunların neredeyse tamamen mahkeme süreçlerine bırakılması, aile kurumunun ciddi şekilde sarsıldığını göstermektedir. Oysa aile yalnızca bireylerin değil, toplumun da temel direğidir. Bu nedenle aileye yönelen tehditlerin bertaraf edilmesi ve aile içi uyuşmazlıklarda tarafları uzlaşmaya teşvik edecek aile hakemliği ve aile arabuluculuğu mekanizmalarının hayata geçirilmesi büyük önem arz etmektedir.

Öte yandan yargı süreçlerinin uzunluğu, geciken adalet sorununu derinleştirmektedir. Hedef süre uygulamalarının fiilen işler hâle getirilmesi ve yargılamaların daha hızlı, etkin ve sonuç alıcı şekilde yürütülmesini sağlayacak düzenlemeler kaçınılmazdır.

Ayrıca infaz sistemindeki farklı uygulamaların doğurduğu eşitsizliklerin giderilmesi, adli ya da siyasi suç ayrımı yapılmaksızın tekli ve adil bir infaz sisteminin tesis edilmesi de toplumsal beklentiler arasındadır. Önümüzdeki günlerde çıkarılması öngörülen 12. Yargı Paketi’nin bu alanlarda güçlü düzenlemeler içermelidir.

 

BU SAVAŞ KÜRTLERİN DEĞİL, SİYONİSTLERİN SAVAŞIDIR

Siyonist rejimin Epstein şantajlarıyla Trump yönetimini önüne katıp İran’a dayattığı vahşi saldırganlık, bölgesel istikrarı hedef alan bir karaktere dönüşmüştür.

Bu saldırganlık, asla güvenlik kaygılarının bir sonucu değil; aksine siyonist rejimin saldırganlığını ve yayılmacılığını teminat altına almayı amaçlayan ölümcül bir hamledir. Bu saldırganlık, Evanjeliklerin sapkın ritüelleri ve muharref Tevrat’ın vehmettiği “Siyonizm’e hükümdarlık, insanlığa kölelik” vaadi üzerine ikame edilmiş bir saldırganlıktır.

İran’a dayatılan bu saldırganlık, dün Irak’a, Afganistan’a; yarın bir başka bölge ülkesine dayatılması kuvvetle muhtemel saldırganlıkların yeni bir halkasıdır. Bu saldırganlık, Fars’ın, Arap’ın, Türk’ün ya da Kürt’ün menfaatine değildir. Tam tersine kaynaklarını yağmalayıp imkânlarını iç çatışmalarla tüketmeyi hedefleyen bir saldırganlıktır.

Epstein koalisyonunun dayattığı bu saldırganlıkta göz diktiği, kullanmak istediği, kirli ayak işlerini yaptırmak istediği kesimlerin başında maalesef Kürt orjinli birtakım örgüt ve yapılar gelmektedir. Kürtlere dönük hiçbir gerçekçi vaadi olmamasına karşın, kritik zamanlarda Kürtlere gülücükler dağıtarak mayınlı tarlalara sürme arzusu, hem siyonist rejim hem de Amerika’nın terk etmediği bir alışkanlık olmuştur. Kürtlerin farklı ülkelerde meşru hak arayışlarını kendi emperyal planları uğruna manipüle etme arzuları sönümlenmiş değildir.

PKK’nın silah, eleman ve lojistiğinin aylar öncesinden bu tür amaçlar için PJAK denen paravan yapıya aktarıldığı bilinmektedir. PJAK yöneticilerinin açıklamaları da bu yapının en son Suriye’de olduğu gibi Kürtlere trajediler yaşatmak için emre amade olduğunu gösteriyor.  Yanı sıra İran Kürtleri arasındaki marjinal bazı örgütlerin bu kirli plana teşne olan açıklamaları, çatışma evreleri sonrasında defalarca tekrarlanan harcanmalardan ders alınmadığını göstermektedir. Ancak Erbil ve Süleymaniye merkezli Kürt liderlerin Amerikan kirli planına temkinli yaklaşımları ve Irak Kürt bölgesinin yeni çatışma alanına dönmesini istemedikleri yönündeki tavır ve açıklamaları, Kürtlerin yararını gözeten bir tavır olmuştur.  Kullanışlı aparatlara rağmen Kürtler adına aklıselimin devrede olduğunun ortaya konulması; Kürtler adına sevindirici olmuştur.

 

İRAN'A YÖNELİK SALDIRGANLIK BÜYÜK FELAKETLERİN HABERCİSİDİR

ABD ve siyonist rejimin, bir kez daha uluslararası hukuku ve en temel ahlak kurallarını ayaklar altına alarak müzakere masasının ortasında gerçekleştirdiği saldırganlık karşısında, İslam dünyası ve kurumlarının sergilediği tutum ibret verici bir utanç tablosudur. Katliamı gerçekleştiren güçleri kınamak yerine, ABD’nin bölgedeki üslerinin hedef alınmasını suçlayan yaklaşım siyasi ve ahlaki krizi açıkça göstermektedir.

ABD’li bir yetkilinin “İslam peygamberlik yanılsamalarına inananlar nükleer silahlara sahip olamazlar” sözleri ise yürütülen saldırganlığın gerçek mahiyetini ortaya koymaktadır. Bu sözler, bölgede yürütülen savaşın siyasi bir hesaplaşma değil, açık bir inanç ve medeniyet düşmanlığı olduğunu göstermektedir. ABD, İslam’a savaş açtığını ilan etmiştir.

Böylesi bir tabloda bazı bölge ülkelerinin topraklarını ve hava sahalarını bu saldırgan güçlere açması ise yalnızca komşuluk hukukunun değil, ümmet sorumluluğunun da açık bir ihlalidir. Bu tavır, mazlum halkların kanı pahasına kurulan bir işbirliğinden başka bir şey değildir.

Açıktır ki İslam dünyasını zayıflatmayı, parçalamayı ve bu coğrafyadan İslam’ın izlerini silmeyi hedefleyen bu saldırgan düzen, Müslüman toplumları tek tek hedef almayı amaçlamaktadır. Bugün İran’a yönelen bu saldırganlık, yarın tüm bölgeyi hedef alacak daha büyük felaketlerin habercisidir.

Bizler, bu haydutluğu, bu katliamı ve bu utanç verici sessizliği en güçlü şekilde kınıyor ve reddediyoruz.


GAZZE VE LÜBNAN'DAKİ SON DURUM

Gazze’de, Batı Şeria’da ve Lübnan’da siyonist politikaların tüm vahşetiyle devreye girdiği yeni ve tehlikeli bir sürece tanıklık ediyoruz. Ateşkes şartlarını açıkça ihlal eden siyonist rejim, Gazze’ye insani yardım girişlerini engellemekte; zaten ağır bir kuşatma altında yaşayan milyonlarca insanı belirsiz ve karanlık bir geleceğe mahkûm etmektedir.

Batı Şeria’da ise işgal her geçen gün daha da genişlemekte, Filistin toprakları sistematik biçimde parçalanmakta ve Mescid-i Aksa’nın kapıları Müslümanlara kapatılmaktadır. Aynı şekilde Lübnan’a yönelik tehdit ve saldırılar da giderek artmaktadır. Lübnan’ı da Gazze’ye çevireceklerini açıkça ilan eden siyonistler, neredeyse her gün bombalarla onlarca sivili katletmektedir.

Yaşananlar yalnızca Filistin ve Lübnan’ı değil, tüm bölgeyi hedef alan bir yayılmacı stratejinin parçasıdır. Eğer bu vahşete karşı etkili ve kararlı bir duruş ortaya konulmazsa, bugün Gazze’de ve Lübnan’da yaşananlar yarın tüm bölgeyi ateşe sürükleyebilir.

Bugün özellikle Gazze ve Lübnan’da gündeme getirilen “direnişi silahsızlandırma” projelerinin, gerçekte siyonizmin yayılmacı politikalarına hizmet ettiği görülmüştür. Direnişin tasfiye edilmesi, işgalin ve saldırganlığın önündeki son engellerin kaldırılması anlamına gelmektedir.

Artık Müslüman toplumlar ve bölge ülkeleri bu vahşet karşısında tarihi sorumluluklarını yerine getirmeli ve siyonist hamisi ABD’yi bu bölgeden defetmelidir. İslam beldeleri saldırgan güçlerin ayakları altında çiğnetilmemeli, mazlum halkların feryadı sahipsiz bırakılmamalıdır.


Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.